Çakır: Selman ve Kushner’in planı İran’ı çevreleme, İsrail’i rahatlatma

  • 26 Oct, 2018 - 23:02

Gazeteci Yazar Ruşen Çakır ve meslektaşı Murat Yetkin, gündeme ilişkin konuları yorumlarken, Kaşıkçı olayı, Erdoğan’ın siyaset tarzı ve gündeme ilişkin değerlendirmede bulundular.

Özel ilgi alanı istihbarat olan ve uzun yıllar dış politika muhabirliği yapan Gazeteci Murat Yetkin Medyascope.TV’de Ruşen Çakır’ın konuğu oldu. Cemal Kaşıkçı olayı, ABD ve diğer ülkelerin olaya karşı tavrı, MHP ve Ak Parti arasında yaşanan son gelişmeler gibi konuların konuşulduğu program’da Gazeteci Yetkin ve Çakır, birbirinden çarpıcı konulara temas etti.

Kaşıkçı vakası’nın son derece ilginç bir vaka olduğu kanısında bulunan Yetkin, “Bence ileride dünyada hem diplomasi hem istihbarat okullarında okutulur.” yorumunda bulundu.

Yetkin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için “Günün getirdiğine bakıyor. Günü bitiriyor, yatıyor, kalkıyor yeni bir dünya kurulmuş. Öyle yaşıyor. 16-17 senedir tanımadıysak kabahat bizde, Erdoğan’da değil.” şeklindeki düşüncesini paylaştı.

Ruşen Çakır ise, “Selman ve Kushner’in dizayn etmek istediği yeni Ortadoğu için İran’ı çevreleme, İsrail’i rahatlatma vs. gibi planları var. Kasım ayında da İran’a yapılacak yaptırımlarla bu plan yürüyecek.” şeklindeki iddiayı dile getirdi.

Yetkin, “Kötü ya da iyi. Bir örnek olarak. En son, bugünkü gelişme: (Suud) İki yalanları daha ortaya çıktı. Bir tanesi, “Her tarafta arama izni verdik” demişlerdi. Halbuki bahçedeki kuyuya izin vermemişler. Kuyuya adam atma Hz. Yusuf’tan, yani çok eski zamanlardan beri bilinen bir öldürme yöntemi.” dedi.

SUUD SÖYLENEBİLECEK TÜM YALANLARI SÖYLEDİ

Yetkin ve Çakır arasında geçen diyalogta, “Bir dublör çıktı” demişlerdi. O da, bir dublör tutup Kaşıkçı’nın yerine konsolosluktan çıkıp gitmiş gibi gösterilmiş. Bu bana geçmişte olan bir olayı hatırlattı. Ayrıntılı bir şekilde kitapta olacak, ama burada kısaca anlatayım: 1960 yılında yaşanan meşhur U-2 casus uçağı olayı vardır, bilirsin. İncirlik Hava Üssü’nden kalkıp Pakistan’a giden bir uçak, Sovyet (SSCB) hava sahasından geçerken düşürülüyor. Ruslar ilk önce uçağın düşürüldüğünü söylemiyorlar. “Bir uçak vurduk” diyorlar. Amerikalıların tepkisini bekliyorlar. Bir ses çıkmıyor. Sonra diyorlar ki: “Vurduğumuz bir Amerikan uçağıydı”.

ABD, “Benim hiçbir uçağım vurulmadı” diyor. Ruslar uçağın vurulduğunu ve düştüğünü söylüyorlar. Amerikalılar uçağın kaybolduğunu biliyorlar zaten, ama düştüğünü de böylece öğreniyorlar. Yaptıkları açıklama: “İncirlik Üssü’nden meteorolojik araştırmalar için havalanan bir uçak vardı, hava koşulları nedeniyle o düşmüş olabilir belki”. Ruslar diyor ki: “Pilotu da var”. Bu şekilde 7-8 gün geçiyor. Sonunda anlaşılıyor ki KGB, Amerikalıların söylenebilecek bütün yalanları söylemesini sağlamış. Ne yalan varsa söylemiş Amerikalılar.

Suudi Arabistan yetkililerine söylenebilecek bütün yalanları söylettiler.

İşte mesele o. Rusya örneğinde, 1 haftanın sonunda Başkan Kruşçev çıkıp, Amerikan uçağının bir U-2 casus uçağı olduğunu, uçağın pilotunun sağ olarak ele geçirildiğini söylemiştir. Pilot CIA’in pilotu. Yanında, kendini öldürmek amacıyla taşıdığı zehirli bir iğne var. Hiç ele geçmemek için intihar edecek. Ama can tatlı, paraşütü açıp aşağı iniyor. Aslında her şey ilk günden beri Sovyetlerin elinde var. Eğleniyorlar Amerikalılarla.” denildi.

Yetkin ve Çakır’ın diyalogları kısaca şöyle devam ediyor:

Türkiye’nin de elinde mi her şey?

Her şey elinde değil sanırım. Sen de benim gibi bu konulara çok meraklısın. Gazeteciyi, polisi, istihbaratçıyı, yazarı bir kenara bırakalım, en basit polisiye okurunun bile ilk soracağı soru: “Beden nerede?’’ Hadi tamam, en sonunda “Öldürdük” diyorsunuz da, bu adam nerede? Nereye yok ettiniz? Bedeni nerede bunun? Henüz bunu bilmiyoruz. Bunu öğrensek… Nasıl yok ettiklerini de bilmiyoruz.

Kaşıkçı İstanbul Başkonsolosluğu’na başvuruyor…

Beş gün önce.

Evet, beş gün önce. Kaşıkçı’ya “Bugün git, beş gün sonra gel” diyorlar.

“Şu gün, şu saatte gel” diyorlar.

Evet. Bu arada haber veriyorlar. Orada da infaz kararı veriliyor. Ekip kuruluyor, yollanıyor. Ama kendilerine aşırı güven ve pervazsızlıkla…

Belki de kaçırmak için geldiler, fakat sinirlerine hâkim olamadılar. Bir şey oldu, adam direndi.

Kendilerinin de kısmen resmî açıklaması öyle.

Öyle ya da böyle. Diyelim öldürmek için geldiler. Ya da diyelim kaçırmak için geldiler. İkisi de yasadışı bir eylem. Uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye’nin hukukuna aykırıdır. Ama her halükârda öldürmüşler, bunu artık kabul ediyorlar.

Dünkü fotoğrafı gördün mü? Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Kaşıkçı’nın ailesini kabul etmiş. O ailenin bir üyesinin yüzündeki ifadeyi gördün mü?

Gördüm.

SUUD AHLAKSIZLIĞININ ÖRNEĞİ YOK

Belli ki ölüm tehdidiyle oraya Veliaht-Prens’in karşısına getirilmiş.

Bu kadar ahlâksızca bir şey hiç görülmemiştir. Bu kadar ahlâksızcası görülmemiştir.

Bence Suudi Arabistan’daki rejim gerçekten son derece çürümüş bir rejimdir. Bu yapılan, insanlık kuralının, ahlâk kuralının –aklınıza ne geliyorsa–, her şeyin dışında.

Bu dediğin doğru. Ama burada şöyle bir şey var Murat: Veliaht-Prens tam da çürümüş olduğu varsayılan rejimi reforme etme iddiasıyla çıktı. Batı da buna razı oldu.

“Ilımlı” dediler.

“Reformcu” dediler.

Bayılıyoruz bu “ılımlı” lafına. Özellikle Amerikalılar çok seviyor bu “ılımlı İslam” lafını. Cumhurbaşkanı da “Bunun ılımlısı olmaz” diyor. İlle “Bunlar ılımlı, bunlar ılımsız, bunlar sert” gibi bir ayırım yapacaklar. Bayılıyorlar buna. O an kendilerine kim hizmet ediyorsa onun adı “ılımlı” oluyor. Zamanında Taliban da ılımlıydı.  Gülbeddin Hikmetyar’ın kurduğu Hizb-i İslami de çok ılımlıydı. Şimdi terörist. Anlatabiliyor muyum? Kendi çıkarlarına o anda hizmet eden ne varsa o “ılımlı” oluyor.

 

Biliyorsun, adam çok büyük yatırım yaptı. Silikon Vadisi’ne gitti, New York’a gitti. Kaliforniya’ya gitti.

Nasıl yaptı o yatırımları?

Para yatırdı tabii ki.

O para nereden geldi? Biliyorsun, bu Veliaht-Prens atanır atanmaz önce bütün kuzenlerini ve prensleri –birisi dışında, ki o birisine de tam dişi geçmiyor, söyleyeceğim şimdi– bir otele hapsetti. Batı basınında çıkan haberlere göre orada ağır işkencelerden geçirdi. Ayaklarından astı filan. Paralarını aldı. 110 milyar dolar gasp etti. “Bu aslında bizim paramız” dedi. O 110 milyar doları ne yaptı? Donald Trump Başkan seçildikten sonra damadı Jared Kushner’i  Ortadoğu Temsilcisi olarak atadığı zaman İsrail bayram yaptı, “İyi atama” diyerek tebrik etti. Kushner İsrail’in adamı zaten. Bu ikisi, Kushner ve Veliaht-Prens Selman, bir araya gelip o 110 milyar dolarla tarihin en büyük silah anlaşmasını yaptılar.

Yani kuzenlerden ve prenslerden gasp ettiği o parayı Amerika’ya veriyor.

Aynen. Amerika da belli bir kesime veriyor. O para sadece petrol geliri değil. Siyasî rakiplerini soyarak aldığı parayı götürüp bir yere teslim etti. O yüzden Trump toz konduramıyor. O yüzden, her konuda konuşmadığı laf kalmayan damat Kushner ağzını açmıyor. Gerçekten ibretlik bir olay. Bu sadece casusluk ya da bir diplomasi olayı değil. Müthiş bir siyaset entrikası da var burada.

Kushner’in şöyle bir cümlesi var: “Bütün bu çalışmaların sonunda nasıl bir çizgi izlemek isteyeceğimize karar vereceğiz”.

Tabii, tabii. Başkan Yardımcısı Mike Pence’in –ki o da ABD’deki Evanjelik cemaatinin liderlerinden– bir sözü var. Çok ibretlik bir söz bu. Bence büyük bir gaftır. Dün dedi ki: “Burada ne tavır alacağımıza Amerika’nın çıkarlarına göre karar vereceğiz”. Demek ki sen bu cinayeti örtbas edeceksin, senin bu cinayeti örtbas etmekte çıkarın var. Bunu söyledi. Çok ilginç bir yere doğru gidiyor. Avrupa –başta Merkel olmak üzere– Amerika’yı kanırttıkça kanırtıyor bu konuda. Gerçekten de, o ne diyorsa bunlar bir adım öteye gidiyor.

En son İngiltere Başbakanı Theresa May, “Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesiyle ilgili tüm şüphelilerin İngiltere’ye giriş vizeleri yasaklandı” açıklamasını yaptı. E şimdi Veliaht-Prens’in giriş vizesini mi yasaklayacak?

Onu kastetmiyor herhalde. 18 kişiden bahsediyordur.

Evet, hepsinin Londra’da dünya kadar yatırımı var.

Burada önemli olan şu: Adama beş gün sonraya randevu veriyorlar. Saati belli, zannediyorum 14.00. Bir gün önce, 1 Ekim’de bir ekip geliyor. 2 Ekim sabahı da Suudi Arabistan’dan 15 kişilik bir ekip geliyor. Bunun içinde, Muhammed Bin Selman’ın güvenlik ekibinin başındaki danışmanı Albay Mahir Mutrib — tertemiz örnek bir insan diyelim, şimdiye kadar karışmadığı kötü bir olay kalmamış. Bir de Adlî Tıp Başkanı var. Oraya bir şey yapmaya niye böyle bir ekipte Adlî Tıp Kurumu Başkanı gelir? İki şey geliyor akla: Bir, bunu kaçıracaklar ve Suudi Arabistan’a gidene kadar, kalpten gitmesin, yanında zehir varsa içmesin diye…

Kontrol için.

Evet. Mesela, Abdullah Öcalan’ı almaya giden MİT ekibinin içinde bir tane asker vardı, o da kalp uzmanı bir askerî doktordu. Çünkü Amerikalılara “Sağ sâlim getirilecek” diye verilmiş bir söz var. Abdullah Öcalan ölmesin uçakta diye vardı o.

Bu olayda da Adlî Tıp Uzmanı’nın gelen ekipte olması, ya “ölmesin” ya da “öyle usturuplu öldürelim ki fark edilmesin” diye. Ama ikisi de olmamış. Hem adamı öldürdüler, hem de çaktırdılar.

Dışarıdan da dinlenebiliyor, biliyorsun.

Dışarıdan dinlemek çok zor artık. Çünkü dışarıdan dinlendiği bilindiği için ona göre camlar kullanılıyor. Kendi içinde titreşen, çift camlar kullanılıyor. O zaman olmuyor. Uydurmuş olmayalım, bir örnek verelim: Türkiye tarihinin en büyük casusluk olayıdır bana kalırsa. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun odasının, içeride Suriye toplantısı varken dinlenmesi. Önce dışarıdan telsiz mikrofonla dinlendi vs. teorileri ortaya atıldı. Sonra anlaşıldı ki öyle bir şey olamıyor, orası tertibatlı.

Böcek?

Böcek değil. Yaveri, generalin çantasının içine bildiğin kayıt cihazını koymuş. Öyle çok komplike bir şey değil. Evet, dinleme yasadışı. E, cinayeti çözdün. O olmasa çözemeyecektin. O olmasa Suudi Arabistan bu yalanları geri alabilecek miydi? Hayır.

CIA Başkanı Gina Haspel buraya geldi. Niye daha önce gelmedi? Madem bu kadar önemli bir olay, daha önce gelebilirdi, gelmedi. Neden sonra geldi. Erdoğan çıkıp “Elimizde kayıt var” dedi. Trump büyük bir gol atmış havasıyla “Bize kayıt verilmedi” dedi. Kaydı sana e-postayla mı gönderecekti? Aras Kargo, Yurtiçi Kargo, DHL ile mi gönderecekti? “Gel dinle” dedi bizimkiler. O da dinlemeye geldi.

Burada ne var biliyor musun? Bence, Suudi Arabistan’daki rejimin son derece şımarık, kibirli, “Ben paramla her şeyi yaparım, herkesi sustururum, herkesi konuştururum” anlayışı var. Bir parantez açayım: Bu gerçekten o kadar utanç verici bir şey ki, zamanında ben de BBC’de çalıştım — dünyanın en saygın yayın kuruluşlarındandır. Birkaç gün önce bir yorumcu çıkıp şunu söyledi: “Tamam, bu adamın öldürüldüğü söyleniyor da kim söylüyor bunu? Türk hükümeti, Türk medyası. Bunların bir itibarı yok ki biz bunları ciddiye alalım”. Suudi Arabistan’ın Dışişleri Bakanı çıkıp “Evet, biz öldürdük, bir daha yapmayacağız” diyor. Kimbilir neyin hizmetindeyse, bu konuşan yorumcu “Bunların sözüne güvenilir mi?” diyor. Gerçekten lime lime dökülen bir durum var ortada. Lafı nerede bırakmıştık?

Suudi rejiminin şımarık, pervazsız olduğundan bahsediyordun.

Evet. Suudi Arabistan’da “Paramla istediğimi örtbas ederim, istediğimi öldürürüm, istediğimi süründürürüm, istediğimi söyletirim” anlayışı var. Amerika’nınki de ondan farklı değil aslında. Baktığımız zaman, “Dünyada popülizm yükseliyor, güçlü liderler…” deniliyor. Güçlü liderlerin çoğu böyle. Kimi “Parasıyla yaparım” diyor; kimi “Şu gücümle, bu gücümle yaparım” diyor.

Burada şöyle bir husus var: Dünyada, yıllar boyunca verilmiş mücadelelerle yerleşmiş birtakım ortak değerler, ilkeler, kurallar var. “Benim çıkarıma uygun değilse bunların hepsini yok sayarım’’ yaklaşımı var burada.

Tabii. Değerlere varana kadar… 1815 Viyana Sözleşmesi –ki dünyada diplomasinin kurallarının konulduğu anlaşmadır–, bir de Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra, II.Dünya Savaşı sonrası konulan birtakım kurallar var — Cenevre sözleşmesi gibi. Bu olayda bunların tamamı Suudi Arabistan tarafından çiğnenmiş durumda. Bir kısmı değil, tamamı çiğnenmiş durumda.

İRAN’I ÇEVRELEME İSRAİL’İ RAHATLATMA PLANI

Burada şöyle bir şey var: Selman ve Kushner’in dizayn etmek istediği yeni Ortadoğu için İran’ı çevreleme, İsrail’i rahatlatma vs. gibi planları var. Kasım ayında da İran’a yapılacak yaptırımlarla bu plan yürüyecek. Veliaht-Prens Selman’ın özel olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik ve arada sırada dolaylı ya da açıktan dile getirdiği bir antipatisi var.

Antipati değil. Sevmiyorlar birbirlerini. Açık bir şekilde görülüyor bu.

Erdoğan’ın müttefik eskitme sicili de biliniyor.

Erdoğan politikacı. Günün getirdiğine bakıyor. Günü bitiriyor, yatıyor, kalkıyor yeni bir dünya kurulmuş. Öyle yaşıyor. 16-17 senedir tanımadıysak kabahat bizde, Erdoğan’da değil...

(Hür Bakış - Bakis.eu)

Benzer Haberler