Irak Direnişi liderlerinden Seyyid Haşim Haydari ile söyleşi

  • 19 Jul, 2019 - 11:28

Hawzahnews'ın Irak Hizbullahı liderlerinden Seyyid Haşim Haydari ile gerçekleştirdiği önemli röportajı Medyaşafak'ın çevrisi ile siz değerli okurlarımız için alıntılıyoruz:

Hüccetü'l-İslam Seyyid Haşim el-Haydari ile söyleşi, Erbain törenlerindeki yürüyüş ve onun fırsatları ekseninde olacaktı; ancak randevu günü o kadar sıcak ve samimi karşılandık ki bu fırsattan yararlanıp başka sorular da sorduk. Bölgedeki yeni gelişmeler, Direniş Ekseninin durumu, Suudi liderlerin davranışları, Amerika'nın bölgedeki rolü, Devrim Lideri'nin Batılı gençlere iki mektup yazmasının sebebi gibi konular asli sorularımız oldu.

- Son yıllarda tüm dünyada, özelde ise Batı Asya bölgesinde geniş çaplı değişiklikler ve gelişmeler yaşandı. Sizce bu gelişmelerin en önemlisi hangisidir?

- İmam Humeyni'nin önderliğindeki İran İslam Devrimi'nden sonra Amerika'nın tek kutuplu gücü ve Sovyetler Birliği düşüşe geçti. Sovyetler Birliği çöktü, şimdi de Amerikan tek kutupluluğunun düşüşüne daha doğrusu müstekbir Amerika'nın tek kutup olma gücünün çöküşünün başlangıç aşamasına tanık oluyoruz. Daha açık söylemek gerekirse, bu çöküşün asıl sebebi İran İslam Cumhuriyeti'dir. Bana göre İmam Humeyni, dünyanın siyasi haritasını değiştirdi. İmam, Kur'an açısından bakıyordu, yalan veya değişken siyaset açısından değil. Kur'an şöyle diyor: “Biz ise, yeryüzünde zayıf bırakılanlara lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.”

Ben İmam Humeyni'nin ve İslam Devrimi'nin bu değişimin anahtarı ve başlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Bu değişimin geliştirilmesi ve daha fazla değişim için çaba gösterilmesi ise Devrim Lideri Ayetullah Hamenei'nin eliyle olmuştur. Onun lider olmasından sonra İslam Cumhuriyeti rotasını buldu. Irak'ın dayattığı savaşın bitmesinden sonra kendi konumuna uygun yeni bir bakışla yeni bir aşamaya adım attı. Kendine özgü bir bakışı ve stratejisi vardı; ama bu, İmam Humeyni'nin stratejisinin tamamlayıcısıydı.

Bugün dünya değişmeye başlamıştır. Amerika, üslerinden birçoğu üzerindeki egemenliğini kaybediyor. Bugün kendi bölgemize bir göz attığımızda Amerika'nın zafer kazandığı bir mevzi göremiyoruz. Filistin'de başarılı değil, İsrail sarsıntı geçiriyor; Filistin İntifadayı da geride bırakmış durumda.

Bu şartlarda ben inanıyorum ki bir Müslüman olarak, Direnişin ve Velayetin takipçisi olarak ilkin düşünme cesaretine, ikinci olarak konuşma cesaretine, üçüncü olarak da adım atma cesaretine sahip olmalıyız. Avrupa'da otuzdan fazla dil var. Buna rağmen orada Avrupa Birliği ortaya çıktı. Bu ülkeler, kültür, dil, din tavır farklılıklarına rağmen, hatta birbirlerinden coğrafi uzaklıklarına rağmen birlikte düşünüyor ve birlikte hareket ediyor. Ortak bir para birimi kullanıyorlar. Avrupa Birliği, Amerika'nın NATO'sunun düzeyini bile aştı.

Biz İran İslam Cumhuriyeti'yle, Lübnan direniş hareketi Hizbullah'la, Yemen'de Ensarullah'la, Irak'ta Halk Direniş Güçleri'yle, Bahreyn'de halk direnişiyle, Filistin'de İntifadayla İslam birliği düşünebiliriz. Yani harekete geçebilir, daha fazla İslami katılımla şu an var olandan daha fazlasını yaratabiliriz.

Biz şu an bölgede İmam Humeyni'nin ve Velayet-i Fakihin belirlediği çizginin en iyi durumundayız. Doğal olarak İmam Humeyni'nin çizgisi ve şu anki Devrim Liderinin fikri ve ilmi seyri, tüm safları birleştiren bir çizgi oluşturuyor. Bu çizgi, tek taraflı ve başına buyruk değildir. Bu, dini ve asil bir çizgidir, Sünnilerle Şiiler arasında vahdet ve dayanışma meydana getiriyor. Devrim Liderinin tabiriyle azami düzeyde gönül kazanmayı öngörüyor. Ulemayı, mercileri, havzaları birleştiriyor. Tüm havzaları güçlendiriyor. Velayetin çizgisi İslam'ın genişlemesidir. Velayet, Sünni ve Şii Müslümanlar arasında vahdet oluşturmak ve onları güçlendirmek istiyor. Velayet açısından Sünnilerin Amerika'ya karşı güç kazanması iyi bir şeydir. Filistin Şii değildir; ama Filistin'deki İslami yönelişleri gerçek anlamda tek destekleyen İslam Devriminin gerçekleşmesinden bugüne kadar Velayet-i Fakihtir. 

- Amerika'nın İslam dünyasına ve Direniş Eksenine yönelik operasyonel planı nedir?

- Amerika iki yöntemden ve iki yoldan yararlanıyor. Birincisi, ülkelere çeşitli şekillerde nüfuzla sonuçlanan yumuşak savaştır. Medya alanında, kültürel, siyasi, toplumsal alanda, hatta düşünsel ve dini alanda nüfuz bu meseleyi kapsar. Yani düşman dine nüfuz ediyor. Geçen yıl Devrim Lideri, Necef'te bulunan ve İngiliz hizmetçisi olan bir âlimden örnek verdi. Bu hizmetçi Arapça öğrenmiş ve Necef'e nüfuz etmişti. O zamandan beri yani hatta Irak'ın işgalinden önce İngilizler bu yöntemle Irak'a nüfuz etmişlerdi. Bu, onların yöntemlerinden biridir.

İkinci yöntem ise sert savaştır. Amerika, önce Taliban'ı, sonra da el-Kaide'yi meydana getirdi. Sonra da bunları İslam'ı kötü göstermek ve İslam dünyasına hâkim olmak için kullandı. Ondan sonra IŞİD aşamasına ulaştılar. İslam'ı çok feci, kötü ve iğrenç gösteren tekfircilerin aşamasına. IŞİD, Suriye'de ve genel olarak da Irak'ta ve aynı şekilde Yemen'de tıpkı bir kuduz köpek gibi güçlü imkânlar ve silahlarla bölgeye salındı. Bu, yıllar boyunca Suudilerin servetini, petrolünü ve bölgedeki konumunu kullanan Amerika'nın iş yapma yöntemidir. IŞİD, bir tekfircilik projesidir. Pakistan'daki dini medreselerde, Afganistan'da, Çeçenistan'da ve diğer yerlerde bu tekfirci düşünceye savaşçı ve intihar bombacısı toplamak için yoğun medya propagandaları yaptılar.

Bu sebeple IŞİD'in ve tekfirci grupların merkezinin Batı Asya ve Kuzey Afrika olduğunu görüyoruz. Libya'dan Mısır'daki Sina Yarımadasına, İsrail tarafından desteklenen Nusra Cephesi'nin elinde bulunan Suriye'nin Golan bölgesinden IŞİD'in yerleşik olduğu Musul'a, Ramadi'ye ve Irak'ın batısındaki diğer yerlere kadar. Ben onların asıl hedefinin İran İslam Cumhuriyeti'ni kuşatmak olduğuna inanıyorum. Onlar Afganistan'dan başladılar, çünkü İran'ın komşusudur. Öte yandan Saddam'ın Irak'ına sahiptiler ama bunda başarılı olamadılar.

Bütün bunlara rağmen, Ben IŞİD'in çok fazla fırsatının kaldığını düşünmüyorum. Ne askeri açıdan ne de insan kazanma açısından. Bu yüzden Amerika nüfuz düşüncesine kapıldı. Burada Devrim Liderinin uyarısını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Nüfuz, askeri işgalden daha tehlikelidir. Bugün bölgedeki, yani Fars Körfezi'ndeki, Arap ülkelerindeki, hatta Katar'daki Amerikan üsleri, Aden Denizindeki, Mısır'daki, Akdeniz'deki Amerikan donanması vs. bütün bunların en küçük bir önemi yok. İran İslam Cumhuriyetinden bir merminin ateşlenmesi bunların yarım saatte, bir saatte yok edilmesi için yeterlidir. İşte bu sebeple, Amerika'nın nüfuzdan başka yolu kalmamıştır. İran İslam Cumhuriyeti'ne medya yoluyla, Amerika'ya inanan Müslüman ve Arap düşünürler veya aydınlar yoluyla nüfuz etmek.

Onlar aslında İran'ın bölgedeki nüfuzunu önlemek istiyorlar. Tabii onlar İran'ın nüfuzunun askeri bir nüfuz olduğunu sanıyorlar. Ancak şunu açıkça belirteyim ki İran'ın ve Direniş Ekseninin nüfuzu askeri bir nüfuz değildir. İran'ın bölgede askeri varlığı yok. Ancak moral nüfuzu ve sempatisi var. İran'ın basireti ve bilinci nüfuz ediyor. Iraklı, Suriyeli, Lübnanlı, Yemenli, Bahreynli gençler arasında nüfuz eden İran'ın dirayeti ve bilincidir. İran'ın Yemen'de varlığı bulunmuyor. İran'ın Bahreyn'de varlığı yok. Hatta İran'ın Irak'ta ve Filistin'de de varlığı yok. Ancak bu bölgelerde Velayet'e, Ayetullah Hamenei'nin liderliğine ve İslam Cumhuriyeti'ne sevgi ve ilgi var.

- Son yıllarda İran ve Irak, siyasi ve kültürel açıdan eskisinden çok daha fazla yakınlaştı. Bunun sebebi nedir?

- İran İslam Devrimi'nden sonra genel olarak Iraklıların kalpleri, Devrim ve İmam Humeyni'yle birlikteydi. Ama İran'a karşı dayatılan ve Batı ve küresel istikbar tarafından desteklenen savaş, kuşkusuz her iki milleti de etkiledi. Saddam rejiminin devrilmesinden sonra, sınırların açılması ve İranlı ziyaretçilerin Irak'a, Iraklı ziyaretçilerin de İran'a gidip gelmeye başlamasıyla bu iki ülke arasında dostluk yeniden kuruldu.

IŞİD'in Musul'a girmesi ve Irak şehirlerini işgal edip yağmalamaya başlamasından sonra -ben o zor günlerde de söylemiştim şimdi de söylüyorum- Ayetullah Sistani'nin IŞİD'e karşı cihat fetvasını destekleyen tek ülke İran İslam Cumhuriyeti oldu. Amerika'dan, Suudi Arabistan'a kadar diğer ülkeler yalan söylüyorlar. Geçen zaman gösterecek ki bunlar, istikbari menfaatlerine ulaşabilmek için IŞİD'in devamını istiyorlardı. Yalnızca İran İslam Cumhuriyeti Irak'ı destekledi. Irak dini mercisinin fetvasını destekleyen ilk İslami şahsiyet ve lider Ayetullah Hamenei'dir.

Fetva ilan edildikten sonra siyasi destekler, gerek istişare düzeyinde, gerek askeri yardım, gerek mali yardım düzeyinde, İran İslam Cumhuriyeti ve Velayet-i Fakih tarafından başlatıldı. Herkesin bildiği gibi İran İslam Cumhuriyeti Irak'a ordu göndermedi. Devrim Muhafızları Ordusunun çeşitli alanlardaki tecrübesine sahip olan danışmanlar gönderdi. Bu iş de Irak hükümetinin talebi ve onayı ile oldu. Necef'teki Merciyet, bu konudan haberdardı. Gerekli istişareler büyüklerle yapılmıştı. Herkes İran'ın yardımlarını istiyordu. O dönemde ne Amerika vardı, ne Suudi Arabistan ne de başka bir ülke. İşte iki ülke arasındaki ilişkiler burada kendini gösterdi. İslam Devrimi lideriyle Necef'teki Merciyet arasındaki ilişki çok sağlam bir ilişkidir. Şunu açıkça söyleyeyim ki Rehber, Saddam'ın devrildiği ilk günden itibaren Necef'teki Merciyeti teyit etmişti, Ayetullah Sistani tarafından temsil edilen Merciyetin.

İslam Devrimi Liderinin Iraklı siyasi liderlerle veya devlet adamlarıyla yaptığı görüşmelerde onlara Ayetullah Sistani'nin tavsiyelerini yaptığını ve onun görüşlerini, taleplerini dikkate almalarını istediğini çok defa duymuşuzdur. Rehber'in bu tavrı onun şerefinden ve hikmetinden kaynaklanıyor. Özellikle de Velayet meselesinin Saddam'ın, Baasçıların ve Amerikalıların kötü gösterdikleri Irak şartlarında… Elbette düşmanların Irak'ta Velayet-i Fakihi kötü göstermeleri devam ediyor.

Ayrıca Necef Merciyeti ile İran İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli organları arasında geniş bir koordinasyon oluşmuştur. Bu on üç yıllık sürede cumhurbaşkanlarından dışişleri bakanlarına ve diğer bakanlara varıncaya kadar İran İslam Cumhuriyeti'nin devlet yetkilileri, Kum ilmiye havzasından birçok âlim Ayetullah Sistani ile ve Necef'teki diğer mercilerle görüştüler. Buna karşılık Iraklı devlet yetkilileri de Rehber'le ve Kum'daki mercilerle görüştü. Aslında iki ülke arasında ortak kültür ve kader, ortak din ve sınırlar, hatta ortak dini ve siyasi çıkarlar bulunmaktadır. Bu iki ülkedeki yönetimleri ve hükümetleri bir tarafa bırakalım iki ülkenin halkı arasında da birçok ortaklıklar vardır.

- Erbain merasimleri bu iki ülke halkını ve hükümetlerini yakınlaştıran bir olgu olarak gözüküyor. Bu olguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Kuşkusuz İranlı ziyaretçilerin, veya daha genişleterek söyleyeyim bu yıl tüm dünyadan ziyaretçilerin katılımından daha fazladır. Ayetullah Hamenei de geçen yıllarda bu konusunun önemine işaret etmişti. Bu merasim daha fazla dayanışma için bir fırsattır. Kültürlerin ve düşüncelerin birbirine yakınlaşması için fırsattır. İmam Hüseyin çizgisindeki, Velayet çizgisindeki ülkeler arasındaki sevginin artmasıdır. Geçen yıl Devrim Lideri, açık bir şekilde Erbain konusuna değindi ve iki ülke arasındaki duygusal boyuta işaret etti. Özellikle son iki yıldaki merasimler IŞİD'in saldırılarına ve buna paralel olarak Hac Kasım Süleymani'nin Irak'ta bulunmasına denk geldi. Onun ve beraberindeki danışmanlarının ve savaşçıların görüntüleri her yerde yayımlandı. Erbain, bu meselenin ilk durağıydı ve iki ülke arasındaki muhabbetin daha da artmasının tecellisi oldu. Bu yüzden de Iraklıların misafirperverliği ilk defa İranlılara karşı kendini daha fazla gösterdi. Adeta Irak halkı İranlılara ve genel olarak Velayete bağlı Müslümanlara teşekkür etti.

Samerra, Kerbela, Necef, Kazımeyn, tüm Müslümanların mukaddesatıdır. Aynı şekilde Meşhed ve İmam Rıza (a.s.), tüm Müslümanlar için mukaddestir. Bu mesele her konu için geçerlidir. Hatta geçen yıl Erbain merasimleri sona ermesine rağmen birçok İranlı, Bağdat'a gitti, Kazımeyn'de ve Kazımeyn çevresindeki bölgelerde misafir oldu.

Bence Erbain konusunda bundan sonra eskisinden çok daha fazla kültürel konulara odaklanmak gerekiyor. Yani sadece yemek ve diğer hizmet konularıyla yetinmemek gerekiyor. Elbette bu çok önemli bir meseledir. Çünkü örneğin üç milyon İranlı, iki milyon yabancı ve milyonlarca Iraklı Erbain ziyaretine gidiyor. Hiçbir hükümet iki hafta veya on gün boyunca bu kadar ziyaretçiye yiyecek vaadinde bulunamaz, onlara kalacak mekân hazırlayamaz. Bu sebeple heyet sahipleri bu misafir ağırlama işinde çok önemli bir iş görüyorlar. İslam Devrimi Lideri de Iraklıların bu sıcak karşılamasına ve konukseverliğine işaret etti.

25 milyon kişi iki hafta boyunca bir bölgeden geçiyor. Bu, hakkı tavsiye etmek ve bölge konularında bilgilendirme yapmak için çok iyi bir fırsattır. Tıpkı hacda olduğu gibi büyük Erbain merasiminde de müşriklerden ve istikbardan beri olunduğu ilan edilmelidir. Zamanın Yezid'i teşhis edilmeli, birbirine yakınlaşma ve diyalog bu dönemde yerine getirilmelidir. Eğer yapılabiliyorsa Erbain günlerinde toplantılar yapılmalı, Kum, Necef, Kerbela âlimleri ve İran'ın diğer yerlerindeki âlimler veya düşünürler, bir araya getirilirse çok iyi bir şey olur. Kum ve Necef ilmiye havzalarının katılımıyla, fıkhi ve fikri yakınlaşma için Erbain'den sonra da programlar düzenlenmelidir.

- Son yıllarda Suudilerin tavırları bariz bir şekilde İslam dünyasının çıkarlarının zıddına oldu. Sizce Suudi hükümetinin bu tavrının sebebi nedir?

- Suudi hükümetinin Batılılara bağlı olduğu son derece açıktır. Kimilerine göre Suudi rejimi, yıllar ya da onlarca yıl önce İslam'a saldırmak için kurulmuştur. Şu an bu mesele aydınlığa kavuşmaktadır. Sanırım Suudi rejiminin yok oluşunun belirtilerinden biri bu rejimin kendini kaybetmesi ve çıldırmasıdır. Bu rejim kendini kaybetmiştir, daha basitçe söylemek gerekirse çıldırmış gibi veya çocukça davranıyor. Rehber'in ifadesiyle bu rejim bugün tıpkı aklı baliğ olmamış bir çocuk gibi ne siyasetten anlıyor ne de akla sahip. Bizden hoşlanmayan ve bizimle savaşmayı düşünen bir düşmanla karşılaşmamız mümkün; ama en azından hikmet ve tedbir sahibi olmalıdır. Ancak Suudiler şu anda tedbirden bile nasipsiz bir aşamadalar.

Doğal olarak Suudi rejiminin alameti, küresel istikbara, özellikle de Amerika'ya destek vermesidir. Bu devlet, açık ve somut bir şekilde Amerikan uşağıdır. Suudiler, Suriye'de teröristleri destekledi. Yüz binlerce kişinin ölümüne, yerinden yurdundan olmasına neden oldu, Suriye'yi bugünkü durumuna düşürdü. Lübnan'da yaşanan olaylar da aynı şekildedir. Hatta Lübnan cumhurbaşkanlığının önceki yıllarda boş tutulması entrikası da Suudilerin işiydi. Bunlar yeni şeyler değil. Yıllardır Yemen'de işlenen cinayetler de aynı şekilde.

Öte yandan Suudiler Suriye'deki olaylara itiraz ediyor. Eğer Suriye ile Yemen'deki durumu mukayese edersek, Suudilerin ikiyüzlülüğünü ve Yemen'deki ölçüsüzlüğünü buluruz. Tabii Amerika'ya bağlı tüm aşağılık rejimler böyledir. Örneğin Suudilere ait uydu kanallarını izlerseniz Suudilerin sürekli İran'da demokrasi yok dediğini duyarsınız. Bu, gülünçtür. Suudiler, İran'a bu ülkedeki seçimlerde demokrasi yok diye itiraz ediyor. Hâlbuki Arabistan ne seçimlerin, ne özgürlüğün, ne insan haklarının bulunduğu bir yerdir. Her türlü itiraz ve eleştirinin idamla veya zindanla cezalandırıldığı, iktidarın babadan oğula geçtiği bir veraset rejimidir. İşte bunlar, İran'a demokrasi yok diye itiraz ediyorlar ve İran İslam Cumhuriyeti'ni diktatörlükle suçluyorlar.

Bahreyn'de halkın haklarını elde etmesine engel olan en önemli şey Suudi rejimidir. Bu Suudi rejimi, bazı konularda geri adım atmak isteyen Bahreynli bazı yetkililerin karşısına dikiliyor. Bazı Körfez ülkelerinde, Mısır'da, Libya'da yaşananlar da aynı şekilde. İran'a karşı kışkırtıcı bildiriler, ümmeti paramparça eden mezhepçi davranışlar, bütün bunlar ya Suudi rejimi tarafından yapılıyor ya da Suudi rejiminin teşvik ettiği başka ülkeler tarafından.

- Devrim Lideri, geçtiğimiz yıllarda Batılı gençlere hitaben mektup yayımladı. Sizce onun bu hareketinin sebebi neydi?

- Kuşkusuz İmam Hamenei'nin mektupları, bugün dünyada İslam'a karşı geliştirilen kültürel ve düşünsel faaliyetlere yönelik bilgisini ve bakışını yansıtıyor. Batı'nın kültürel saldırılarında iki yaklaşım bulunuyor. Birinci yaklaşım Müslümanlara yöneliktir. Müslümanların iradesini zayıflatmak, Müslümanlar arasında ayrılıklar çıkarmak, Müslümanlar arasında umudu yok etmek, gençleri cinsellik, fesat, moda vs. ile saptırmak.

Ancak başka bir kültürel saldırı daha var. Bazı Batılı ülkelerin özellikle de Avrupalıların düşüncelerini incelediğimizde  İslam'a bir eğilim olduğunu görüyoruz. Ya kendileri İslam'ı seçiyorlar veya Müslümanlar onları ikna ediyor. Bu, İran İslam Cumhuriyeti'nde söz konusu edilen asil İslam'dır. Dolayısıyla Batı, İslam Devrimi'nden, İmam Humeyni'nin sesinden, asil İslam'ın sesinden dolayı tehlike hissediyor. Mesela bazı Batılı ülkelerde deniyor ki falan yıl Müslümanların sayısı bu ülke nüfusunun yarısına ulaşacak. Bazı ülkelerde böyle. Mesela önümüzdeki 20 ya da 25 yıl içinde bu şekilde olacak. Bu yüzden ben İslam'ı kötü göstermeye çalışan düşmanlara hak veriyorum. Batı, tehlike hissediyor ve IŞİD ve diğer tekfirci gruplarla İslam'ı kötü gösteriyor. Paris'te veya Avrupa'nın diğer yerlerindeki bombalı saldırılar da İslam'ın imajına zarar veren olaylardı.

Bu sebeple İslam Devrimi Lideri, başka bir proje olduğunu gösterdi. İkinci bir mektup yazdı, bu birinci mektubun tamamlayıcısıydı. Bu mektup, taşıdığı değerin yanı sıra mantık ve dikkat açısından da hayret vericidir. Bu mektupta ayetten hadisten bahsedilmedi. Akıldan, mantıktan, siyasetten ve fıtrattan bahsedildi.

Bu mektupta hitap gençleredir. Devrim Lideri gençlerin aklıyla, vicdanıyla ve fıtratıyla konuşuyor. Kuşkusuz bu mektup etkisini gösterecek. Yeter ki biz gençler, âlimler, aydınlar, dini ilim öğrencileri ve siyasetçiler olarak asil İslam'a iman edelim ve gerçekten İslam'ın derdini hissedelim. Bizler bu mektubu desteklemeliyiz. Bunu tercüme etmeli ve açıklamalıyız. Avrupalı gençlerle irtibat kurmalıyız. İspanya'da, güney Amerika'da, Kuzey Amerika'da, Kanada'da, Yunanistan'da her yerde.

Bu mektup Batı'ya hitap etse de bence ülkelerinden uzak olan Arap gençlerin de bu mektuptan haberdar olması gerekiyor. Bu mektubu Batılı, Arap ve Müslüman gençlere ulaştırmalıyız. Gençlerin çoğu asil İslam konusunda bilgi sahibi değil. Çünkü yalnızca Suudilerin veya diğer ülkelerin televizyon kanallarını izliyorlar. Sonuç itibariyle bu mektup çok önemlidir ve birinci mektubun tamamlayıcısıdır. Dönemin hassasiyeti sebebiyle daha büyük bir öneme, mantığa ve derinliğe sahip. Bu mektup bizim için bir fırsattır, Batı'da bize yönelik başlatılan tehdidi fırsata çevirebiliriz.

- Geleceği nasıl görüyorsunuz?

- Hizbullah'ın zaferinin sırrı Velayet'e itaatte gizlidir. Zaferin sırrı, önce tanımak, ama daha sonra ona itaat etmektir. Seyyid Hasan Nasrallah bana dedi ki, “Bazen unuttuğum oluyordur; ama neredeyse her gün İmam Hamenei'nin ömrünü uzun kıl diye Allah'a dua ediyorum.”

Seyyid Hasan Nasrallah diyor ki Velayet meselesi sadece bir itaat meselesi değildir. Çünkü bu zaten kesin ve açık olan bir konudur. Velayet-i Fakih, onun neşesiyle neşelenmen ve onun üzüntüsüyle üzülmendir. O, Velayet-i Fakih'le her halinde bu şekildedir. Açıkça söyleyeyim, gerek Rehber'in yakınında gerekse ondan uzakta hiçbir yerde Devrim Lideri'ni Seyyid Hasan Nasrallah gibi seven birini görmedim.

Seyyid Hasan Nasrallah'ın Devrim Liderine olan sevgisi ve bağlılığı, inançtan bağımsız salt bir duygusal sevgi değildir. Fıkha, akla ve marifete dayalı bir sevgidir. Seyyid Hasan Nasrallah'la görüşen herkes onun bu sevgisini hissedecektir.

(Hawzahnews - Çeviri: medyaşafak)

Benzer Haberler