Anglo-Amerikan demokrasisinin krizi

  • 29 Jul, 2019 - 11:27

ABD’de Columbia Üniversitesi’nin Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi’ni yöneten Prof. Jeffrey D. Sachs’in project-syndicate.org’ta çıkan yazısını medyascope.tv'den Okan Yücel'in çevirisi ile önemine binaen alıntılıyoruz:

Nasıl oldu da dünyanın en saygıdeğer ve en etkisi yüksek demokrasileri olan ABD ve Birleşik Krallık, yönetime Boris Johnson ve Donald Trump gibi isimleri getirebildi? Trump, Boris Johnson’ı “Britanyalı Trump” olarak adlandırmakta haksız sayılmaz. Üstelik bu yalnızca yakın tarzlara ve kişiliklere sahip olmalarından kaynaklanan bir benzerlikle sınırlı değil. Aynı zamanda bu isimlerin yönetime gelmelerinden sorumlu olan siyasî kurumlardaki aksaklıkların açık bir göstergesi olması nedeniyle de oldukça önemli.

Hem Trump hem de Johnson İrlandalı fizikçi ve psikolog Ian Hughes’un tabiriyle “düzensiz akıllar” (disordered minds). Trump kronik bir yalancı, ırkçılık pazarlayan biri ve büyük çapta bir vergi kaçakçısı. Özel danışman Robert Mueller’in Trump’ın 2016 başkanlık yarışına hazırlanırken geçirdiği 22 aylık süreci araştırdığı raporunda Trump’un hukuku nasıl defalarca çiğnediği örnekleriyle açıklanıyor. Trump hakkında yirmiden fazla kadına cinsel saldırıda bulunduğu ve kampanya süresince gerçekleşen finansal ihlâlleri örtbas etmek için de avukatına yasal olmayan ödemeler yaptığı suçlamaları hâlâ mevcut.

Johnson’ın kişisel davranışları da iradesiz olarak tanımlanabilir. O da kronik bir yalancı ve özel hayatında düzensiz biri olarak biliniyor. İki tane başarısız evlilik tecrübesi var ve başbakan olmaya yakınken de evliliğinde yaşadığı sert tartışmalar kamuoyuna açıkça yansımıştı. Daha önceki işlerinden yalan söylediği ve kendisini itibarsızlaştıran başka işlere de bulaştığı için defalarca kovulmuştu. Brexit kampanyasını da daha sonradan gerçek olmadığı ispatlanan olgular üzerine inşa etmişti. Tıpkı Trump gibi, bütün yaş grupları arasında hiç de pozitif olmayan bir imajı var toplum tarafından onaylanma derecesi de seçmenlerin yaşıyla orantılı olarak artıyor veya azalıyor.

Trump’ın politikaları ise genellikle toplumun büyük kısmının düşüncelerini yansıtmıyor. En büyük yasal zaferi olan 2017’deki vergi yasası bile o zaman da rağbet görmemişti ve bugün de görmüyor. Göç ve iklim değişikliği ile ilgili görüşlerinin yanı sıra Meksika sınırına duvar örmek ve İran nükleer antlaşmasından çekilmek gibi politikalarının hepsi için de bu durum geçerli. Trump’ın onaylanma derecesi düzenli olarak düşüyor ve şu anda seçmenler tarafından onaylanma yüzdesi 43 iken onaylanmama derecesi yüzde 53 civarında.

Trump, toplum tarafından onaylanmayan yasaları hayata geçirmek için başkanlık kararnamelerini ve geçici yasaları kullanıyor. Mahkemeler pek çok geçici yasayı iptal etse de hukukî süreçler biraz yavaş işliyor ve sonucunu tahmin etmesi de zor. ABD bir tek adam yönetimine, anayasasının izin verdiği ölçülerde ne kadar yakın olabilirse an itibariyle o kadar yakın durumda.

Johson’ın pozisyonu da Trump’a oldukça benzer. Kamuoyu Brexit kararına arkasını dönmüş durumda. AB ile gerçekleştirilen müzakerelerin sona ermesiyle birlikte 2016’daki kampanya sürecindeki yalanlar da ortaya çıkmaya başlıyor.

Dünyanın en saygıdeğer ve en etkili iki demokrasisinin nasıl böyle düzensiz akılları başa getirdiği ve halk karşıtı politikalar uyguladığı sorusunun cevabı oldukça basit. Ancak bunu daha derin analiz etmek gerekiyor.

Basit olan cevaba göre Johnson da Trump da son yıllarda kendilerini dışlanmış ve yeni gelişmelere yabancılaşmış yaşlı seçmenlerin oylarını toplayarak seçimi kazandılar. Trump teknoloji ve ticaret ile yerlerinden ve işlerinden edilmiş yaşlı, beyaz muhafazakârların oyunu aldı. Johnson ise endüstrisizleşmenin ağır hasar bıraktığı seçmenler ile Britanya’nın yeniden küresel bir güç olmasını isteyen kesimlerin oyunu topladı.

Ancak bu açıklamalar yeterli değil. Trump ve Johnson’ın yükselişi daha derin bir politik başarısızlığın sonucu. Kendilerine muhalefet eden partiler, Demokratlar ve İşçi Partisi, küreselleşme yüzünden yerlerinden ve işlerinden olan işçilerin ihtiyaçlarını karşılamakta başarısız oldular ve bu kesim siyasî olarak sağa doğru kaydı. Hem de, örneğin Trump’ın zenginlerden daha az vergi alınmasını öngören bir yasa çıkartması gibi bu toplum tabanına karşıt bir politika geliştirmesine rağmen.

Ortak politik kusurlar iki ülkenin temsil ve seçim sistemlerinden kaynaklanıyor. Bir seçim bölgesinde salt çoğunluk ile tek kişinin seçilmesi iki ülkede de iki dominant parti yarattı ve bu da Batı Avrupa’da olanın aksine çok sayıda partinin temsil edildiği çoğulcu bir yapının oluşmasını engelledi. Bu durum da seçimlerin galibinin her şeyin kazananı olduğu bir sistem yarattı ve koalisyon hükümetleri veya seçmenlerin ikna edilmesi gibi, iki veya daha fazla partinin de seçmenlerinin kabul edebileceği, uzlaşmacı politikalar geliştirilmesinin önüne geçti.

Örneğin ABD’yi ele alalım. Trump bütün Cumhuriyetçileri domine etti. Ancak seçmenlerin yalnızca yüzde 29’u kendini Cumhuriyetçi olarak tanımlarken yüzde 27’si kendini Demokrat Parti’ye yakın olarak görüyor. Yüzde 38’i ise bağımsız seçmenler olduklarını söylüyorlar. İki parti de onlara çekici gelmiyor ancak kendilerini temsil edecek başka bir alternatif olmadığı için bunlardan birisine oy atıyorlar. Cumhuriyetçiler arasındaki yarışı kazanan Trump, rakibi Hillary Clinton’dan daha az oy almasına rağmen başkanlık koltuğuna oturdu. Şunu belirtmekte de fayda var ki 2016 yılında yapılan seçimlerde, bütün seçmenlerin yüzde 56’sı sandığa giderken Trump yine bütün seçmenlerin yalnızca yüzde 27’sinin oyunu alarak başkan seçildi.

Trump aslında tüm seçmenin üçte birinden azını temsil eden bir partiyi kontrol ediyor ve genellikle de geçici yasalar veya kararnameler ile ülkeyi yönetiyor. Jahnson’a baktığımız zaman ise 100 binden az bir Muhafazakâr Parti üyesinin oyuyla başbakan oldu; hem de halkın kendisini onaylamayan yüzde 47’lik kesimine karşın yüzde 31’lik bir kesim tarafından onaylanmasına rağmen.

Siyaset bilimciler ikili parti sisteminin “medyan seçmen” (median voter) yarattığını çünkü iki partinin de yüzde 50+1 oy alabilmek için mümkün olduğunca merkeze geldiğini düşünüyorlar. Pratikte, son yıllardaki kampanya finansmanı, ABD’deki siyasî yarışları kontrol eder hale geldi. Dolayısıyla iki taraf da zenginlerden kampanya bağışı alabilmek için sağa yönelmiş durumda. (Senatör Bernie Sanders ise küçük firmalardan imece usulüyle büyük meblağ elde etmeye çalışarak bu döngüyü kırmak için çabalıyor.)

Birleşik Krallık’ta ise hiçbir büyük parti tek başına Brexit’e karşı çıkan çoğunluğu temsil edemiyor. Buna rağmen ülkedeki politik sistem bir partinin bir fraksiyonunun, seçmenin çoğunluğunun benimsemediği kalıcı ve tarihî kararlar almasına olanak sağlıyor. “Kazanan hepsini alır” siyaseti iki tehlikeli kişiliği, kamuoyunun çoğunluğu onlara muhalif olmasına rağmen, yönetime taşıdı.

Hiçbir siyasî sistem halkın taleplerini kusursuz olarak siyasete taşıyamaz ve toplumların düşünceleri çoğu zaman karışık, yanlış bilgilendirilmiş veya tehlikeli tutkulara eğilmiş durumdadır. Siyasî kurumların dizaynları sürekli bir gelişim halindedir. Yine de bugün, antika bir mantık olan “Kazanan hepsini alır” kuralı yüzünden dünyanın en eski ve en çok saygı gören iki demokrasisi kaygı verici şekilde kötü performanslar sergiliyorlar.

(Prof. Jeffrey D. Sachs, project-syndicate.org - Çeviri: Okan Yücel, medyascope.tv)

Benzer Haberler