Japonya-Afrika 7. Zirvesi (TICAD7) ve anlamı

  • 03 Sep, 2019 - 16:04

VII. Tokyo Uluslararası Afrika Kalkınma Konferansı (Tokyo International Conference on African Development – TICAD7) geçtiğimiz hafta içerisinde (28-30 Ağustos) 40 Afrika ülkesinden Devlet Başkanı ve Başbakan düzeyinde katılımla Japonya’da gerçekleştrildi.

VII. Tokyo Uluslararası Afrika Kalkınma Konferansı (Tokyo International Conference on African Development – TICAD7) geçtiğimiz hafta içerisinde (28-30 Ağustos) 26 Afrika ülkesinden Devlet Başkanı, 14 Afrika ülkesinden de Başbakan düzeyinde katılımla Japonya’da gerçekleştirildi.

Adı “konferans” olmakla birlikte TICAD, özünde zirve formatında düzenleniyor.

TICAD’ı Afrika-Çin, Afrika-Hindistan, Afrika-Türkiye gibi ikili zirvelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi organizatörleri arasında Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği Komisyonu, BM Kalkınma Programı ve Dünya Bankası’nın bulunmasından da anlaşılacağı üzere çok taraflı bir niteliği bulunması.

Diğeri ise kıtada sömürgecilik geçmişi olmayan ülkeler ile Afrika arasında düzenlenen mutat zirvelerin en eskisi olması. Bu özelliği dolayısıyla diğer aktörlerin kıtaya ilgi duymasına ve kıtanın görünürlüğüne katkıda bulunan benzer zirveler düzenlemesine öncülük ettiğini vurgulamak gerekiyor.

Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin önümüzdeki üç yıl içerisinde Japon özel sektörünün Afrika’da 20 milyar dolar yatırım yapacağı vaadi zirvenin manşetiydi.

2022 yılında Afrika’da düzenlenecek müteakip zirveye kadar uygulanacak eylem planında Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) öncülüğünde ayrıca; kaliteli altyapı inşasının teşvik edilmesi, 140 bin Afrikalıya sanayi üretimi, yenilikçilik, tarım ve denizcilik gibi alanlarda teknik eğitim, 26 bin sağlık çalışanına ise mesleki destek eğitimi verilmesi, 30 Afrika ülkesinde kamu borç yönetimi kursu düzenlenmesi, Sahra-altı Afrika’da yıllık pirinç üretiminin 2030’a kadar 28 milyon tondan 56 milyon tona çıkarılması, kıtaya Japon tarım uzmanlarının gönderilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının teşvik edilmesi ve 60 bin güvenlik sektörü çalışanına Japonya’da adalet, asayiş ve polislik eğitimi verilmesi gibi projeler dikkat çekiyor.

Bunlara ilaveten, Japonya-Afrika İş Konseyi kurulması, Afrikalı genç yenilikçi şirketlerin Japon firmalarla buluşturulması ve kıtada yatırım yapmak isteyen Japon firmalara 3 yıl içerisinde 4,5 milyar dolar finansman desteği verilmesi bekleniyor.

Göze çarpan diğer bir proje ise Başbakan Abe’nin ismiyle de uyumlu şekilde kısaca “ABE” olarak adlandırılan Afrika İş Eğitimi (African Business Education) girişimi çerçevesinde önümüzdeki altı yıl içerisinde 3 bin Afrikalıya Japonya’da yüksek lisans eğitim verilmesi öngörülüyor. Bu öğrencilerin daha sonra kıtada yatırım yapmayı öngören Japon firmalarda istihdamı düşünülüyor.

Abe’nin açılış konuşmasında değindiği, ancak detayları zamanla netleşecek olan “Afrika’da Güvenlik ve İstikrara Yeni Yaklaşım” (New Approach for Peace and Stability in Africa-NAPSA) konsepti çerçevesinde Japonya, Afrika Birliği ve bölgesel ekonomik topluluklarla işbirliği halinde kıtadaki çatışmaların önlenmesi ve arabuluculuk girişimlerine destek vermeyi hedefleniyor.

TICAD’ın dönüşümü

Japonya’nın Afrika’ya kalkınma yardımında bulunmaya başlaması 1960lı yıllara kadar uzanıyor. Ancak bu alanda uluslararası kamuoyuna öncülük etmesi, 1993 yılında ilk TICAD’ın düzenlenmesinden itibaren başlıyor. Bu ilk Zirve’ye büyük önem atfediliyor, zira Soğuk Savaş’ın ardından Batılı donör ülkelerin dikkatlerini eski Doğu bloku ülkelerine yoğunlaştırmaları, Afrika’ya yönelik ilgilerinin kaydadeğer oranda azalmasına sebep olmuştu. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın genel ortamı gereği Doğu ve Batı bloklarının Afrika ülkelerini kendi taraflarına çekmek veya karşı bloka kaymasını engellemek için sağladığı yardımlar da ciddi oranda azalmıştı. Dahası, 1990ların ilk yarısında Afrika ülkeleri ortalama yıllık %1,5 oranında küçülüyordu. TICAD zirvelerinin ilkinin tam da bu ortamda Birleşmiş Milletler ve “Afrika için Küresel Koalisyon” (Coalition mondiale pour l'Afrique) adlı sivil toplum kuruluşuyla işbirliği halinde düzenlenmesi, Afrika ülkeleri için önemli bir açılım teşkil etmişti.

Anılan tarihten itibaren her beş yılda bir düzenlenen TICAD zirveleriyle Japonya, Afrika’nın kalkınmasına yönelik girişimlerde söz sahibi olmaya başladı. 2013 yılına kadar zirveler beş yılda bir Japonya’da düzenlenirken, bu tarihten sonra üç yılda bir ve münavebeli olarak Afrika ve Japonya’da düzenlenmesi yönünde karar alındı.  Söz konusu karar, sadece şekilsel bir değişim getirmekle kalmıyor, aynı zamanda TICAD’ın içeriğinin de değişeceğinin işaretini taşıyordu.

Nitekim 2016 yılında Kenya’da düzenlenen altıncı zirveyle TICAD çerçevesinde Afrika’nın kalkınmasına hükümetler ve uluslararası kuruluşlarca destek verilmesi yaklaşımı ikinci plana itilirken özel sektör odaklı kalkınma anlayışının vurgulandığı görüldü.

Başbakan Abe, geçtiğimiz hafta düzenlenen zirvenin açılış konuşmasında “Yeni TICAD” terimini kullanarak, konferansın geçirdiği bu önemli dönüşümün adını koymuş oldu. Abe bu bağlamda yeni TICAD’ın “girişimcilik”, “teşebbüs”, “yatırım” ve “yenilikçilik” odaklı olacağını belirtti.

Reel-politik kaygılar

Bu dönüşümün arkasında, Afrika’ya ilgi duyan diğer tüm aktörlere benzer şekilde, Japonya’nın çıkarlarını maksimize etme güdüsü bulunuyor. Nitekim Japonya’nın Afrika politikasında “kıta ülkelerinin kalkınmasını desteklemek” vurgulanmakla birlikte, reel-politiğin belirleyici unsur olageldiği müşahede ediliyor. Nitekim 1973 petrol krizinin ardından enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayalı (Apartheid) rejiminin, BM ambargosuna maruz kaldığı 1980'li yıllarda dahi en büyük ticaret ortaklarından olması,  dahası, ülkede siyahi Afrikalıların haklarının savunucusu olan Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) 1982 yılında terör örgütü ilan etmesi*, bu yaklaşımın somut göstergeleri bağlamında değerlendirilebilir.

TICAD’ın içeriğindeki dönüşümle birlikte somutlaşan yeni politika ise Japonya’nın, Afrika’ya en fazla kalkınma yardımı sağlayan ülkelerden biri olmasına rağmen, kıtayla olan ekonomik ilişkilerinin zayıflamasından ve Doğu Asya jeopolitiğindeki değişimden kaynaklanan iki temel faktöre dayanıyor.

Kaynak: Dünya Bankası

İlk faktör, Japonya’nın Sahra-Altı Afrika’yla ticaret hacminin 2000 yılında Çin’le eşit durumda iken, 2017 yılında Çin’in onda birine tekabül edecek seviyeye kadar gerilemesiyle doğrudan ilintili. Dünya elektronik ve otomotiv devleri arasında bulunmasına rağmen kıtayla ticarette 2013 yılından bu yana 17 milyon nüfuslu Hollanda’nın dahi gerisine düşmesinin Japonya’yı kıtadaki etkinli hususunda yeni önlemler almaya zorladığı anlaşılıyor.

Buna ek olarak orta sınıfı güçlenen, artan nüfusa bağlı olarak pazar hacmi genişleyen ve dünyanın en hızlı büyüyen ilk 10 ülkesinin yarısına evsahipliği yapan Afrika, Japonya için gittikçe daha cazip hale geliyor. Ayrıca, Çin’in 2010 yılında Japonya’ya nadir metallerin ihracatına son vermesi ve 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Santrali faciasının ardından enerji güvenliğini teminat altına alma isteği de Japonya’yı Afrika’ya yönlendiriyor.

İkinci faktör ise, Japonya ile Çin arasında Senkaku/Diayou adalarının aidiyeti konusunda 2012 yılında patlak veren kriz. Söz konusu gelişme, iki ülke arasındaki husumeti derinleştirdiği gibi rekabeti de küresel boyuta taşımış bulunuyor. Anılan tarihten bu yana Çin kaynaklı tehdit algısı Japonya’yı geleneksel anti-militarist tutumunu gözden geçirmeye zorluyor. Buna karşılık Çin ise Japonya’nın Afrika ülkelerine güvenlik desteği verme (barışı koruma misyonlarına katkı ve Cibuti’deki Japon üssü) bahanesiyle yeniden militarist bir politika benimsediğini iddia ediyor.

Çin’le rekabet?

Afrika’nın zengin doğal kaynaklarından pay almak ve kıtadaki pazar payını genişletmek isteyen Japonya, benzer mülahazalara sahip Çin’i kendine rakip olarak görüyor.

Bu minvalde Japonya’nın Afrika politikası söyleminde son yıllarda sıkça rastlanan “kaliteli büyüme”, “kaliteli altyapı”, “şeffaflık”, “borç sürdürülebilirliği” ve “insani güvenlik” sloganları, bir taraftan Japonya’nın güçlü yanları gibi sunulurken diğer taraftan Çin’in kıtadaki zayıflıkları olarak yansıtılıyor. Zira Çin’in Afrika ülkelerinde aldığı ihalelerin şeffaflıktan uzak ve hayata geçirdiği altyapı yatırımlarının kalitesiz olduğu, ayrıca Afrika ülkelerini ağır borç yükü altına almaya çalıştığı iddia ediliyor.

Bu tutumunu uluslararası destekle güçlendirmek isteyen Japonya, 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde evsahipliği yaptığı G20 Zirvesi’nde, yatırımların fayda maliyet analizine, çevreye etkisine ve şeffaflığa vurgu yapan "Kaliteli Altyapı Yatırımları için G20 Prensipleri” adlı belgeyi kabul ettirmiş bulunuyor.

Ayrıca, TICAD6 ve TICAD7’nin sonuç bildirgelerinde uluslararası hukuk temelli deniz seyrüsefer serbestisine atıfta bulunulması da Çin’in Güney ve Doğu Asya’daki dayatmacı yetki alanı iddialarını hedef alıyor. Japonya, Çin’in “Kuşak ve Yol” olarak adlandırılan girişimine alternatif olduğu iddia edilen, ancak henüz konsept aşamasından öteye gidememiş “Asya-Afrika Büyüme Koridoru” projesinde Hindistan ile işbirliği yapmayı amaçlıyor.

Ancak arazideki veriler Japonya’nın işinin hiç de kolay olmadığına işaret ediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren kıta ülkelerinin bağımsızlıklarını desteklemesi dolayısıyla Çin, Afrika ülkeleriyle ilişkilerini Japonya’dan çok daha önce geliştirmiş durumda. Çin, medya (Xinhua Ajansı) kuruluşları ve kültür (Konfiçyüs Enstitüsü) enstitüleri ile kıtada Japonya’ya kıyasla çok daha geniş bir mevcudiyete sahip. 2018 yılında düzenlenen Çin-Afrika Zirvesi’nde (FOCAC) evsahibi Çin, Afrika ülkelerine 50 bin burs taahhüdünde bulunurken’ geçtiğimiz hafta düzenlenen TICAD’da Japonya’nın 3.000 öğrenciye burs verebileceğini duyurması, aradaki ölçek farkını açıkça ortaya koyuyor.

Aynı durum, ekonomik ilişkilerde de görülüyor. Kıtada 800 Japon firmasına karşılık 3.700 Çin firması, 8.000 Japon’a karşılık 1 milyonluk büyük bir Çin diasporası bulunuyor. FOCAC zirvelerinde Çin, bir önceki TICAD zirvesinde Japonya’nın Afrika ülkelerine verdiği yardım taahhütlerini en az ikiye katlayarak mukabelede bulunuyor.

Japonya’nın serbest piyasaya dayalı ekonomik yapısı kıtada Çin’le başa baş rekabete girmesini zorlaştırıyor. Zira Japon firmalar ciddi fizibilite hesabı yaptıktan ve alternatifleri değerlendirdikten sonra yatırım kararı alırken, Çinli devlet teşekkülleri ve kamu iktisadi ortaklıkları riskli de olsa “talimatla” yatırım kararı alabiliyor. Bu sayede kazanılan tecrübeler ve artan görünürlük, Çin özel sektörünün de önünü açmış oluyor.

Japon firmaların çekimserliği

Genel olarak Japon firmaların, kıtaya ilgi duyan muadilleriyle karşılaştırıldığında Afrika’da yatırım yapmakta çok ihtiyatlı davrandıkları görülüyor. Bu çerçevede UNCTAD 2017 verilerine göre Japonya, Afrika’ya en fazla doğrudan yatırım yapan ilk 10 ülke arasında bulunmuyor. Dahası, Afrika’ya ilişkin özel politika gütmeyen İtalya ve Singapur’un dahi gerisinde kalıyor.

Kaynak: UNCTAD

Bu çekimserliğin arkasında yerel mevzuata uyum zorlukları, Afrika pazarına hitap edecek ürün geliştirememe, kıtada kalifiye işgücü eksikliği, siyasi istikrarsızlık, güvenlik endişeleri ve altyapı yetersizlikleri yatıyor.

Bu nedenle Japonya, yukarıda da belirtildiği üzere, TICAD’ı Japon yatırımcıları Afrika’ya yatırım yapmaya teşvik platformuna dönüştürüyor. Ayrıca, her üç yılda bir “Japonya-Afrika Kamu-Özel Sektör Ekonomik Forumu” düzenlenmesi öngörülüyor. Bu forumların ilki 3-4 Mayıs 2018 tarihlerinde özel sektörü en fazla gelişmiş kıta ülkesi olan Güney Afrika’da gerçekleştirildi.

Japonya ayrıca, özel sektörü teşvik etmek amacıyla Japon kamu ve özel sektör kurumlarının katılımıyla yılda üç kez toplanacak bir ulusal eşgüdüm komisyonu kuruyor.

Abe’nin TICAD7’nin açılış konuşmasında iki defa Afrika’ya yatırım yapma konusunda ne gerekiyorsa yapacaklarını ve Japon firmaları olabilecek en iyi şekilde destekleyeceklerini dile getirmesi, kapanış konuşmasında da bu hususa yeniden vurgu yapması özel sektörü teşvik kaygısının düzeyini gösteriyor.

Kim kazanacak?

Japonya’nın Afrika politikasındaki darboğazı aşması, özel sektörünü kıtada yatırım yapmaya ne kadar ikna edebileceğine bağlı. Ancak Japonya’nın Afrika’da Çin’le rekabet etmesinin ne kadar zor olduğu mevcut verilerden hareketle kolayca anlaşılabiliyor.

Bunun farkında olan Japonya’nın, yükselen Çin karşısında durup stratejik gördüğü Afrika’da alanı boş bırakmamayı, ayrıca Çin’in olası bir tökezlemesi durumunda fırsattan istifadeyle kıtadaki etkinliğini güçlendirmeyi hedeflediği söylenebilir.

Ancak iki ülkenin Afrika rekabetinde kazanan tarafı öz kapasitelerinin yanı sıra küresel gelişmelerin belirleyeceği anlaşılıyor. Zira örneğin ABD ile Çin arasında gittikçe kızışan ticaret savaşının önümüzdeki dönemde küresel ekonomik ve güvenlik dengelerini değiştirme olasılığı bulunuyor.

Öte yandan bahse konu küresel iki aktör arasındaki rekabet, Afrika ülkelerinin ellerini güçlendiriyor ve bu durumu kendi menfaatleri çerçevesinde kullanmalarına imkan tanıyor. Ancak, Afrika halklarının anılan rekabetten istifadeyle elde edilen kazanımlardan yararlanabilmesi, son tahlilde her düzeydeki Afrikalı yöneticilerin ulusal çıkarlarını ve kamu yararını gözetmesinden geçiyor.

(Yusuf Kenan Küçük, - Afrika uzmanı - Independent Türkçe)

Benzer Haberler