Ahmet Davutoğlu ne söylüyor? Ne yapabilir?

  • Ruşen Çakır
  • 25 Apr, 2019 - 09:05

Ahmet Davutoğlu 15 sayfalık bir metinle AKP’nin 31 Mart yerel seçim yenilgisinin nedenleri hakkında görüşlerini bildirdi ve çözüm önerilerini paylaştı. Bu, parti içi tartışmayı hedefleyen bir metin mi yoksa yeni bir partinin manifestosu mu?

Merhaba, iyi günler. Dün, Ahmet Davutoğlu bir manifesto ilan etti — Facebook sayfasından duyuruldu. Onun öncesinde küçük bir not düşeyim: Kendisini buraya konuk almak istedim, daha önce de istemiştim birkaç kere. Dün öğle saatlerinde tekrar bir başvuru yaptım, talebimin geçerli olduğunu hatırlattım — hiçbir şeyden haberim yoktu, temin ederim. Ondan yaklaşık bir saat sonra bu açıklama düştü önüme ve tabii ki çok ilginç bir şekilde denk geldi; ama belliydi ki Ahmet Davutoğlu bir şeyler söylemek istiyor. Benim tercihim –bir gazeteci olarak tercihim– tabii ki o söyleyeceklerini ilk olarak burada, bu stüdyoda söylemesiydi. Kendisi daha temkinli davranarak yazılı bir açıklamayla çıktı kamuoyunun karşısına. Ardından konuşmaya da başlayacaktır diye düşünüyorum ve umuyorum. Bu konuşmalarından birisini de belki burada, bu stüdyoda kendisiyle yaparız. Neyse, 15 sayfalık bir metin bu. Ahmet Davutoğlu böyledir, öteden beri siyasete atılmadan önceden beri, üniversitedeyken de hep böyle uzun konuşur, uzun uzun anlatır meramını, konuşmaları da böyledir, sohbetleri de böyledir; onun için şaşırtıcı değil, hatta kısa bile yazmış diyebilirim, kendisini az buçuk bilen birisi olarak. 

Şimdi bu metne baktığımızda, bunun bir manifesto olduğunu burada Medyascope’ta arkadaşlarla konuşurken hemen kavradık; çünkü bu bir çıkış. Ama nasıl bir manifesto? Onu birazdan, sonunda değerlendireceğim neye yönelik bir manifesto olduğunu. Önce bir içeriğine bakalım: 

Bir kere çok kapsamlı bir eleştiri var ve eleştirilerinin üzerinde yükseldiği zemin, baktığımız zaman, ana hatlarıyla liberal, özgürlükçü, demokrasi, çoğulculuk yanlısı; temel hak ve özgürlükleri, hukuk devletini öne çıkartan bir perspektif var. Bu aslında kendisinin de söylediği gibi AKP’nin ilk kuruluş yıllarındaki programında ve uygulamalarında da karşımıza çıkan perspektif; ama daha sonradan onun çok gerisinde bambaşka bir yere savrulduğunu biliyoruz. Davutoğlu’nun bu çıkışı bir anlamda AKP’nin kuruluş ayarlarına dönülmesi çağrısı olarak da görülebilir. Çok kapsamlı, dediğim gibi, her konuda sözünü sakınmamış. Mesela bir savrulmadan bahsediyor: 31 Mart seçimlerinden hareketle, AKP’nin kitle desteğinde, tabanda bir daralmadan bahsediyor; coğrafi bir alana sıkışmış olmaktan bahsediyor — ki bunlar hepimizin çıplak gözle gördüğü şeyler. 

Burada söylediği, partiyle ilgili, yöntemle ilgili birtakım eleştirileri var; ama onun ötesinde baktığımız zaman, beka sorununun her şeyin önüne konulmasının yanlış olduğunu söylüyor. “Beka endişeleri demokrasiyi askıya alma heveslerinin gerekçesi olmaz, olamaz” –bu çok önemli bir lâf– “aksine devletimizin bekasının temeli demokratik meşruiyettir”. Bu eleştiriyi getirdiğine göre, demokrasinin askıya alındığını da herhalde düşünüyor olması lâzım. “Seçim sürecinde ittifak yapılarının cepheleştirici karakterinden kaynaklanan sert söylemler siyasî kutuplaşmayı tehlikeli boyutlara taşıdı.” Bu da Erdoğan’ın son dönemdeki temel perspektifine yönelik köklü bir eleştiri — kutuplaşma siyasetine. “Rakip partileri düşmanlaştırma, siyasî rekabeti aşan kutuplaşma” diyor ve –daha önce Twitter’da yapmıştı–, tekrar Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıyı “çirkin saldırı” olarak tanımladı –ki bu saldırıya biliyorsunuz AKP yönetimi de artık daha sempatik bakmaya, en azından empatik bakmaya başladı, yapılan açıklamalar o yönde– kınıyor saldırıları. “Herkesi demokratik düzen içerisinde hareket etmeye” çağırıyor. “Yargının kontrol altına alınması çabası hangi gerekçeyle ve kim tarafından yapılırsa yapılsın en büyük suç olarak görülmelidir” diyor ve burada da belli ki hukuk devleti konusunda çok ciddi kaygıları diyelim, ama eleştirileri var. 

“FETÖ’yle tavizsiz verilmesi gereken mücadelede farklı kişilere farklı kriterler uygulanması yürütülen mücadeleye zarar vermektedir” diyor. Bu, çok hayatî bir eleştiri. 15 Temmuz sonrası özellikle yaşadığımız bir olay. “Bu konuda hukukun en temel ilkesi olan suçların şahsîliği ilkesi özenle korunmalıdır. Bazı durumlarda örgüt okullarında okumuş kardeş ya da akrabaların darbe sürecinde örgütün önemli elemanları arasında olan kişilerin en üst düzey devlet görevlerine atanmasında sakınca görülmezken” –burada tabii ilk akla gelen Hollanda’ya büyükelçi olan Şaban Dişli, ki kardeşi Mehmet Dişli’nin darbecilerin ilk beşi arasında yer aldığı iddia ediliyor biliyorsunuz– “bir yandan bu yapılırken, diğer yandan alt düzey bir memurun yakınlarından birinin yine alt düzey bir ilişki sebebiyle işten çıkarılması kamu vicdanında FETÖ’yle mücadele konusunda soru işaretleri oluşturmaktadır” — ki yakın döneme damgasını vuran çok önemli bir devlet tasarrufu bu. Bir yanda birileri kayırılırken, diğer yanda en ufak bir FETÖ’yle alâkası olma ihtimalinde insanların hayatının kaydırıldığını biliyoruz. Bu bağlamda KHK’lılar konusunda da bir eleştirisi var; bunu bir keyfîlik olarak tanımlıyor: “Mahkeme kararı olmaksızın ihraç edilenlerin ellerinden seçme ve seçilme gibi anayasal bir hakkı dahi almaya evrilmesi kabul edilemez gidişatın” diyor — ki en son yapılan budur, biliyoruz. 

Başkanlık sistemine yönelik eleştirisinin özellikle dün medyada, bizim de ilk aşamada Medyascope’ta öne çıkardığımız, “Partili cumhurbaşkanı olabilir, ama cumhurbaşkanı aynı zamanda parti başkanı olmamalıdır” diyor, bunu özellikle vurguluyor. “Kuvvetler ayrılığı ilkesinin yeniden inşası” diyor. “Yeniden inşası” ne demek? “Kuvvetler ayrılığı ilkesi artık gündemde değil” diyor. 

Özgürlük-güvenlik dengesi meselesinin özellikle altını çiziyor, terörle mücadele bağlamında. “Güvenliklerin askıya alınmaması gerekiyor. Farklı görüş beyanlarının terörle özdeşleştirilmesi ve siyasî farklılıkların ihanetle anılır hale gelmesi vs. millî birliğimize zarar veriyor”. Medya konusunda söylediği: “Özgür düşüncenin, eleştirinin temel unsuru olan ve gelişmiş demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen basın ise tek elden yönetilen bir propaganda aracı haline gelmiştir”. 

3Y meselesi: AKP’nin bir zamanlar en gözde kavramları “yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele”ye yapılan vurguyu olabildiğince yumuşak bir şekilde ifade etmiş: “Bugün bu üç hedef konusunda hangi noktada bulunduğumuzun samimî bir muhasebesini yapmamız gerekir” diyor. İhale kanununa kadar gelmiş, ki: “Kamu ihalelerinin toplumun bilgisi olmadan gerçekleşmesi, ihale kanunundaki istisnaların kanunun kendisini fiilen işlemez hale getirmesi” — yani kayırmacılığın da özellikle altını çiziyor. Ekonomi konusunda yaşadığımızı bir “ekonomi krizi” olarak tanımlıyor, bunun öncelikle böyle tanımlanması gerektiğini söylüyor: “Yaşadığımız ekonomik krizin temelinde bir yönetim krizi yatmaktadır” diyor, piyasalara güven verme konusunda ciddi bir sorun olduğunu söylüyor. “Görüntüyü kurtarmak için zaten zor durumda olan kesimleri suçlayıcı ve buyurgan bir dil kullanmak, piyasa kuralları içerisinde oluşması gereken dengeleri baskı uygulayarak piyasaya rağmen oluşturmaya çalışmak” diye giden bir eleştirisi var. “Ekonomik başarı için ön şart, hiçbir tartışmaya yer vermeksizin hukukun üstünlüğünün sağlanmasıdır”. 

Daha çok şey var; ama buradaki temel meseleye baktığımız zaman, yani kabaca, Ahmet Davutoğlu, “Ülke elden gidiyor!” diyor. Birçok muhalifin söylediğine benzer bir şekilde, “Ekonomi kötü, hukuk devleti yok, güçler ayrılığı ortadan kalktı, özgürlükler yok, medya tek elde toplandı” vs.., tam bir otoriter yönetim eleştirisi yapıyor. Peki bunların öznesi kim? Bu metnin en önemli sorunu, bütün bu olayın öznesinin olmaması. Yani biliyoruz ki bunu bir muhalif, AKP dışında bir muhalif bunu dile getirdiği zaman, özne olarak –doğal ve haklı bir şekilde– Recep Tayyip Erdoğan’ı gösterir; çünkü Davutoğlu’nun burada da bahsettiği gibi, artık AKP’de kolektif akıl yok, iktidarın artık tek elde toplanması var ve bunun sorumlusu da Recep Tayyip Erdoğan. Ama Tayyip Erdoğan’a yönelik herhangi bir doğrudan atıf yok; bunun yerine, parti içerisinde birtakım sorunlar olduğunu, ama bu sorunların mesela şöyle şeyler söylüyor — bu çok önemli, aslında AKP’nin bence burada uzun bir süredir burada söylediğim, birkaç yıldır dile getirdiğim krizinin en önemli nedenlerinden birisi, bence Ahmet Davutoğlu’nun şu saptaması: 

“Benmerkezci kibirli bir dil ile tevazudan kopuş, mahviyet duygusu yaparken yani kritik durumdayız derken en küçük birimlerdeki siyasîlerin bile adlarını sokaklara, okullara ve bina verme yarışı içine girmeleri, sürekli görünür ve bilinir olma dürtüsüyle gündeme gelmek için her türlü çabanın gösterilmesi, kullanılan dil ile sergilenen tavır arasındaki uçurumun alabildiğine açılması, kutsal değerlerimizin siyasî çıkarlar uğruna hoyratça kullanılması, alınan görevlerin kişiye has olduğu unutularak bütün bir aile ve çevrenin etki kurma çabaları, siyasî rakip görülen kişilerin yıpratılması için sosyal medya operasyonları dahil her türlü iftiranın yaygınlık kazanması, bir ömrünü bu davaya adamış ve ortak mücadele vermiş insanların toplumsal itibarlarının yok edilmesine dönük ithamlara sessiz kalınarak dolaylı destek verilmesi ve geçmişte en önemli değerimiz olarak gördüğümüz vefa duygusunun ciddi şekilde zedelenmesi” vs.. 

Burada sosyal medya üzerinden kendisine yapılan Pelikan operasyonunu biliyoruz, bütün bunların hepsine dikkat çekiyor; ama bunun da öznesi anonim, bilinmiyor. Birileri yapıyor; en fazla eleştiri, göz yumulmasına, sessiz kalınmasına. Halbuki olayın böyle olmadığını tahmin etmek zor değil, bunu en iyi bilen de herhalde Ahmet Davutoğlu’dur. Yani şöyle bir olay yok; Aslında her şey, ülkeyi yöneten kişi –yani Erdoğan– hep ileriye bakarken birileri şu ya da bu şekilde ona rağmen bir şeyler yapıyorlar, o da bunlara müdahale edemiyor, gözünden kaçıyor, göz yumuyor vs.. Bunun böyle olmadığını herhalde en iyi bilen kendisidir. Başına gelen de zaten öyle, bir Pelikan Bildirisi’yle gittiğinde hiç kimse onu orada tutmadı. 

Bahsettiği bir diğer husus ittifakın aleyhlerine çalıştığı; özellikle İç Anadolu’da MHP’nin güçlendiği, kendilerinin zayıfladığı yolunda — ki bu tespit de büyük ölçüde doğru ve aslında Cumhur İttifakı’ndan bence çıkılmasını istiyor tam böyle söylemese de. Ama buradaki en önemli mesele, bu olaydan sadece, “Partimiz her açıdan yenilenme ihtiyacındadır” diye bahsetmiş; ama buradaki sorunun kaynağında Erdoğan olduğunu görmeden, görmek istemeden –çünkü Erdoğan’la mücadele edecek gücü yok–, Erdoğan’ı karşısına almadan, “Parti içerisinde paralel bir odak” diyor. Bu çok ilginç, paralel lâfını kullanması da ilginç — o FETÖ’ye gönderme tabii. Bunu tanımlamıyor, kimlerden olduğunu da anlatmıyor ve tabii ki bu paralel odağın Erdoğan’a rağmen nasıl etkili olabildiğini de söylemiyor — böyle bir perspektif var. Yani Erdoğan’ı karşısına almadan, partiye yönelik; partinin çok kötü durumda olduğunu, buna bağlı olarak da ülkenin çok kötü durumda olduğunu ve buradan çıkmanın yolunun da tekrar ilk baştaki değerlere dönülmesi olduğunu söylüyor. Bunun tabii ki muhatabı Erdoğan aslında; ama Erdoğan’a belli ki buna benzer görüşlerini değişik vesilelerle, sözlü yazılı –zaten metinde de ondan bahsediyor– iletmiş ve bundan bir sonuç alamamış; şimdi kamuoyu üzerinden bunu yapmaya çalışıyor. Bunun bir karşılığı olmayacağını herhalde kendisi de biliyordur; ama en azından böylece kendine bir zemin hazırlıyor. 

Bu zeminde ne var? Muhtemelen yeni bir parti var, yeni bir parti hazırlığı var. Şu âna kadar bu konuda çok spekülasyon yapıldı, açık bir şekilde kendisinin ya da yakın çevresinin bunları yalanladığını görmedik. Hâlâ AK Partili olarak konuşuyor, ama pekâla şöyle olabilir: “Ben söyleyeceklerimi söyledim, söylediklerim kaale alınmadı. Ben de artık sorumluluğumu yerine getirip kendi siyasî mücadelemi kendi başıma vereceğim” diyerek bir parti kuruluşuna gidebilir. Bu manifestonun bir ayağı bu, bir hedefi bu. Yani son sözlerini parti içerisinde söyleyip ondan sonra kendi yoluna, kendi arkadaşlarıyla birlikte kendi yoluna gitme perspektifi. Bir diğeri de tabii, şu çok önemli bence — Berat Albayrak gibi konuştum, farkındayım: Ali Babacan’ın bir başka parti kuruluşu içerisinde olduğu, Abdullah Gül destekli ve AKP’den değişik dönemlerde dışlanmış epey ismin desteğiyle kuruluş çabası içerisinde olduğu söyleniyor ve muhtemelen onun da argümanları burada Ahmet Davutoğlu’nun dile getirdiği argümanlarla üç aşağı beş yukarı aynıdır herhalde. Özellikle ekonomi konusunda ilginç; Ahmet Davutoğlu’nun kendi esas uzmanlık alanı olan dış politika konusunda neredeyse hiçbir şey söylemeyip, ekonomi konusunda neredeyse üç-dört sayfa söz söylemiş olması bu anlamda manidar, çünkü bu esas Ali Babacan’ın alanı oluyor. Ali Babacan’ın bir anlamda –önünü kesmek demeyelim de–, burada Ali Babacan liderliğinde yeni bir parti çıkma ihtimalinde kendisini de bir başka parti, bir başka odak olarak gösteriyor. Dolayısıyla bir pazarlık gücü de olabilir. Bu pazarlık gücü ne anlamda olabilir?

1) Babacan ve Abdullah Gül’ün kurmayı düşündükleri partiyle beraber hareket etmeye yönelik bir açılım olabilir. 

2) Erdoğan’ın böyle bir durumda Babacan-Abdullah Gül partisi ihtimaline karşı Davutoğlu’nu bir şekilde tercih etme ihtimalini de yabana atmamak gerekiyor — not olarak düşmekte yarar var.

Şöyle bir husus var; burada dile getirdiği “ortak akıl, demokrasi, çoğulculuk” vs. gibi hususlar önemli tabii ve bunun bir alıcısı var – özellikle AKP tabanında bir alıcısı var–, ama buradaki sorun şu: 

1) Ahmet Davutoğlu ikinci bir AK Parti mi kurmak istiyor? 

2) Bu partinin alanı ne kadar olabilir?

3) Oradan birtakım şeylerle başka bazı kesimleri biraraya getirerek yepyeni bir parti kurmak mı –Erdoğan’a karşı daha geniş bir muhalefet hareketi örgütlemek mi– istiyor? Bu çok mümkün değil, şu metinle en azından mümkün değil; çünkü bu metin daha çok AK Parti içerisinde bir tartışma metni gibi gözüküyor. Her ne kadar yeni bir partinin manifestosu olsa da, esas olarak baktığımız zaman AK Parti içerisinde bir tartışma metni olarak gözüküyor. 

Bir de tabii ki çok vahim bir durum var –ki bence çok vahim–, o Türkiye’nin içine girdiği gerilemenin miladı olarak 2013 Gezi Olayları’nı veriyor; ardından 17-25 Aralık komploları ve nihayet 15 Temmuz Darbe Girişimi. Şimdi, bunun bir süreç olduğu belli; ama Gezi Olayları’yla 17-25’e aynı perspektifte baktığı zaman Ahmet Davutoğlu’nun gidebileceği alan, seslenebileceği alan bir kere baştan çok sınırlıdır. Ahmet Davutoğlu’nun Gezi’yi şeytanîleştirme çizgisine düşmesi, bir kere baştan bütün bu demokrasi, çoğulculuk, sivil toplum vs. iddialarını boşa düşürüyor, bunu açıkça söylemek lâzım. Bence bu çok önemli bir husus, belki ileride daha sonra, “Tamam, böyle bir süreç başladı, ama Gezi’nin içeriği farklıydı” falan diyebilir; ama şu haliyle baktığımız zaman, şu cümle, Fethullahçıların tezgâhlarıyla toplumun bu taleplerini, toplumun sivil hareketini aynı kaba koymak gerçekten çok abes, onu öncelikle vurgulamak lâzım. 

Bir diğer husus: Bugün Murat Sevinç yazmış, çok da isabetli yazmış. Ahmet Davutoğlu 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki süreci kendisinin başarısı olarak gösteriyor. Çünkü 7 Haziran’da AKP tek başına iktidarı kaybetti, ama 1 Kasım’a gelindiğinde Ahmet Davutoğlu partinin başındaydı ve tek başına iktidarı tekrar kazandı. Bu kimin başarısı? Ahmet Davutoğlu, kendisinin ve “isimsiz kahramanlar”ın diyor. Murat Sevinç’in yazısında söylediği gibi bu “isimsiz kahramanlar”ın kim olduğu hayli şüpheli. Çünkü 7 Haziran-1 Kasım 2015 tarihleri arasında o kısa zaman diliminde Türkiye Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden birisi yaşandı ve bunun sonucunda da halkın millî iradesi –sağcı tabirle– birkaç ay içerisinde yaşanan ve yaşatılanlarla olabildiğince değiştirildi. Bunu siz, bu süreçte yaşananların neden böyle yaşandığını, gerçek boyutlarının ne olduğunu birinci derecede devletin en üst düzeydeki ikinci isim olarak anlatmak yerine, bu konuda birtakım ipuçları vermek yerine, bunu bir “kahramanlık” olarak sunduğunuz zaman, bence çok da ikna edici olmuyor. En azından AKP dışındaki çevreleri ikna etme diye bir durumu olmadığı kesin.

Evet, toparlayacak olursak buradan ne çıkar?

Buradan yeni bir parti çıkma ihtimali tabii ki var, yeni bir parti manifestosu olma ihtimali tabii ki var; ama buradan esas olarak bence, tamamen bir krizde olan ve Devlet Bahçeli’ye bağımlılığı artık daha da artan Erdoğan’a, “Başka bir seçenek var” diye uzatılmış bir el. “Uzatılmış bir el” tam olmadı belki, yol yordam gösterme. Yani: “Bakın, biz bunu tekrar toparlayabiliriz. Yoksa bu gidişin sonu yok” şeklinde bir uyarı olarak görmek mümkün. Ama tabii burada şu husus çok önemli; her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın temel meselesi iktidarını kimseyle paylaşmak istememesi. Böyle olduğu için de zaten Ahmet Davutoğlu’nu kısa bir süre sonra yolladı; o getirmişti o yolladı. Şimdi, bu durumda Davutoğlu ya da başkaları –isimler bir yerden sonra çok da önemli olmayabilir–, “Bahçeli’ye bağlı olmadan ya da MHP’ye bağlı olmadan biz kendi yolumuzdan gitmeliyiz” diyen kişilere bir alan açması lâzım, bir iktidar paylaşımına gitmesi lâzım. Mesela bu durumda Davutoğlu’na ben bunun olacağını hiç sanmıyorum. Dolayısıyla parti içerisinde tekrardan güç kazanma hamlesi olarak görünebilecek olan bu metin, sonuç olarak ister istemez yeni bir siyasî oluşumun manifestosu olmaya daha fazla aday. 

Peki böyle bir siyasî partinin iddiası ne olur?

Şu haliyle AKP’yi bölmekten başka bir iddiası olabileceğini sanmıyorum. Çünkü en azından bu metin, Davutoğlu’nun diğer kesimlere, AKP’ye oy vermemiş kesimler için “kötünün iyisi” olmanın ötesinde pek bir anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Özellikle de tabii Suriye meselesinin birinci derecede sorumlusu olarak Ahmet Davutoğlu görüldüğü için; AKP dışı çevreler ve hatta AKP içerisindeki kesimlerin önemli bir bölümü tarafından da Suriye meselesinin ve Türkiye’nin başına gelen birçok kötülüğün, krizin, sorunun bir nevi kaynağı olarak görüldüğü için; Ahmet Davutoğlu’ndan beklenen, bir de kendi icraatının, kendi politikalarının değerlendirilmesi ve özeleştirisi. O burada yok, bir de böyle bir husus var. 

Sonuçta, tabii ki önemli bir adımdı Ahmet Davutoğlu için. Türkiye için ne kadar önemli olduğunu zamanla göreceğiz. Başta söylediğimi tekrar söyleyeyim: Umarım kendisiyle burada bunları yüz yüze konuşma imkânımız da olur; çünkü gerçekten Türkiye’de kamuoyunda Ahmet Davutoğlu’nun da bahsettiği gibi teksesli bir medya düzeni, demokrasiyi en zor durumda bırakan bir durum. Bunun için çoksesliliğe çok ciddi bir şekilde ihtiyaç var. Yazmak dışında, Ahmet Davutoğlu ve AKP içerisinden ya da dışından diğerlerinin özgürce kendilerini ifade etmeleri, tartışmaları gerekiyor; çünkü Türkiye’nin şu içinde bulunduğu durumda en çok ihtiyacımız olan şeylerden birisi de özgür tartışma. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler! (medyascope.tv)


25 Ocak 1962 Artvin-Hopa doğumlu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1981-1982 de askeri cezaevlerinde tutuklu olarak geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi’ni yarıda bıraktı. 1985 yılında Nokta Dergisi'nde gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, NTV, Vatan ve Habertürk’te çalıştı. TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. Açık Toplum Vakfı Danışma Kurulu’nda görev yaptı. 20 Ağustos 2015’te yayına başlayan medyascope.tv’nin kurucu yayın yönetmeni ve yazarı. Fransızca ve İngilizce bilen Çakır, yurtiçi ve dışında çok sayıda konferansa katıldı. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünde "Çağdaş İslami Siyasi Düşünce ve Türkiye", Buffalo New York Devlet Üniversitesi'nde "İslam, Demokrasi ve Sivil Toplum" dersleri verdi. Yazar evli ve bir çocuk babası.

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)