Irak’la askeri ortaklık ne kadar ciddi?

  • Fehim Taştekin
  • 24 May, 2019 - 11:45

Irak Başbakanı Abdülmehdi’nin Ankara temaslarında Irak ile Türkiye arasında bir güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması için düğmeye basıldı. Bölgesel gelişmeler iki ülke arasındaki krizleri halletmeyi zorunlu kılıyor ama ilerleme sanıldığından çok yavaş.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’nin Ankara ziyareti sırasında iki ülke arasında bir güvenlik ve askeri işbirliği anlaşmasından söz etmesi, haber bültenlerine hayli iddialı başlıklarla taşındı. Ortada henüz bir anlaşma yok. Yine de son birkaç yıldır Irak ile Türkiye’yi karşı karşıya getiren sorunların çözümüne yönelik bir irade beyanı, yeni bir başlangıç havası yaratmaya yetiyor. İki ülke liderleri ne ilk kez bir araya geliyor ne de ilk kez güvenlikte ortaklık müzakere ediliyor. 2008’de de iki ülke arasında güvenlik anlaşması imzalanmış fakat pratikte bunun bir değeri olmamıştı.

15 Mayıs’ta ikili görüşmelerin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Erdoğan, İslam Devleti (İD), Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Fethullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) karşı mücadele konusunda işbirliğinin önemini vurgulayarak “Türkiye-Irak arasında askeri işbirliği ve güven anlaşmasının yapılmasının isabetli olacağına karar verdik” dedi. Erdoğan’a göre anlaşmanın şekillenmesi için Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı en kısa zamanda üçlü olarak muhataplarıyla bir görüşme gerçekleştirecek.

Abdülmehdi de teröre karşı birlikte mücadele arzusunu dile getirerek “Türkiye ve Irak arasında birçok anlaşma var. Bunlar arasında 2008’de bir güvenlik anlaşması da vardı ancak çok etkin bir şekilde kullanıldığını söyleyemeyiz. Hiçbir şekilde Türkiye topraklarına bir güvenlik tehdidi oluşmasını kabul etmeyiz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın güvenlik işbirliğinin dışında dillendirdiği temenniler şöyle özetlenebilir:

İki ülke arasındaki ticaret hacminin 20 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor.

Ankara 2014’te kapatılan Basra ve Musul başkonsolosluklarının yeniden faaliyete geçirilmesini ve yeni konsoloslukların açılmasını istiyor.

Türkiye Irak’ın elektrik ve altyapı dahil yeniden inşa projelerine ilgi duyuyor.

2014’te İD tarafından tahrip edilen Kerkük-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın bir an önce faaliyete geçirilmesi bekleniyor.

Daha önce kurulan 50 kişilik çalışma grubunun Irak’ın su sorunuyla ilgili eylem planının hayata geçirilmesi öngörülüyor. Bu plan arıtma tesisleri ve yeni barajların yapımını da içeriyor.

Erdoğan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısı için yıl sonuna doğru Irak'a gidecek.

Erdoğan’ın dillendirdiği bu başlıklarla ilgili oluşan iyimser havaya karşın kağıt üzerinde pek çok imzayı solduracak müzmin sorunlarla dolu bir tablo söz konusu:

Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaptığı ihracatta Irak birinci sırada geliyor. Irak’a ihracat 2017’de 9 milyar dolar, 2018’de 8.3 milyar dolardı. Ticaret hacmi ise 2017’de 10.5 milyar dolar, 2018’de 9.7 milyar dolar seviyesindeydi. Erdoğan 20 milyar dolar hedefini ta 2009’da açıklamıştı. O zaman ticaret hacmi 5.2 milyar dolardı. Aradan geçen 10 yılda hedefin çok gerisinde kalındı. İran malları ve yatırımları artan oranda Türkiye’ye rakip çıkmaya başladı.

Basra ve Musul başkonsolosluklarının yeniden açılması epey zamandır gündemde. Halihazırda Erbil ve Süleymaniye’deki konsolosluklar aktif. Basra ile ilgili gerekli onaylar geçen yıl çıkmıştı ama elektrik ve su krizi nedeniyle patlak veren olaylar yüzünden açılış ertelendi. Musul’daki konsolosluk binası Haziran 2014’te İD’in eline geçtikten sonra bir süre rehine krizine sahne olmuş, kenti kurtarmaya yönelik operasyonlar sırasında yerle bir edilmişti. Türkiye’nin İD’in yükseliş sürecinde, Bağdat’a isyan bayrağını açan Sünni kesimlerin hamiliğine soyunması Irak’ta “İD’e destek” olarak yorumlanmış ve Musul Başkonsolosluğu da bu tartışmaların odağına oturtulmuştu.

Türkiye Musul ve Basra başkonsolosluklarının açılması yönünde diplomatik temaslarını sürdürürken “Türk diplomatik misyonlarının geri dönüşünde acaba Ankara ile rekabet içinde olan İran’ın engelleyici bir etkisi var mı?” sorusu da gündeme gelmişti.

Türkiye ayrıca Kerkük ve Necef’te de konsolosluk açma talebini Bağdat’a iletti. Necef’le ilgili yaklaşım olumlu olmakla birlikte Ankara’nın Türkmen kartına oynadığı Kerkük’te Türklere diplomatik bir kanalın açılması kaşların kalkmasına neden oluyor. Kerkük’te Türkmenleri tatmin edecek bir çözüm bekleyen Türkiye, son zamanlarda Şii ve Sünni partiler arasında dağılım eğilimi gösteren Türkmenlerin, Irak Türkmen Cephesi olarak Bağdat’ta muhatap alınmalarını ve iktidara ortak edilmelerini arzuluyor. Ankara özellikle 2014’ten itibaren İD’le mücadeleye ve 2017’den itibaren Kerkük’e müdahalelere paralel İran ekseninin Türkmenler arasında artan oranda karşılık bulmasından rahatsız.

Kerkük petrolünü taşıyacak hattın yenilenmesiyle ilgili süreç de yavaş işliyor. İran’dan petrol ithalatı için tanınan muafiyet 2 Mayıs’ta biterken yeni kaynak arayışlarında Irak yeniden kıymete bindi. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 27-29 Nisan’daki Bağdat ve Erbil ziyareti önemliydi. 2017’de Fişhabur’dan Türkiye’ye giren eski hattının yerine 350 kilometre uzunluğunda ve günlük 1 milyon varil taşıma kapasitesine sahip yeni bir hattın döşenmesi gündeme alınmıştı. Yeni hat Selahaddin vilayetinden başlayıp Kerkük ve Musul'dan geçip Fişhabur’dan Türkiye'ye ulaşacaktı. Bu planla ilgili ihale duyurusu yapıldıktan sonra yeni bir gelişme olmadı. Irak Petrol Bakanı Samir Gadban’ın 16 Mayıs’taki açıklaması bunun hâlâ plan düzeyinde kaldığını gösterdi: “Kerkük'ten Türkiye'ye mevcut petrol boru hattına paralel yeni bir boru hattı inşa etme planımız var. Türkiye daha fazla petrol alabileceğini belirtti."

Boru hattının hasarlı olması nedeniyle Kerkük petrolü Kürdistan bölgesindeki hat üzerinden taşınıyordu. Bu hattan akış da 2017’deki bağımsızlık referandumuna tepki olarak kesilmiş, Kasım 2018’de tekrar açılmıştı. Buradaki akış günlük 60-100 bin varil arasında.

Bu süreçte Türkiye Ovaköy’den bir sınır kapısı açılması için de ağırlığını koymuştu. Ticaret hacmini artırmak, Kürdistan bölgesini baypas etmek ya da Habur Sınır Kapısı’nı “tekel” olmaktan çıkarmak, Suriye sınırlarına paralel Musul’a kadar güvenli bölge oluşturmak, böylece PKK’nin Şengal ve Rojava bağlantısını kesmek gibi çoklu hedeflerle Ovaköy gündemde tutuluyordu. Verilen taahhütlere rağmen Irak tarafı, Bağdat’ın kontrolünde olmayan bir güzergâhta dengeleri değiştirecek böylesi bir projeyi ağırdan alıyor. Bağdat, Kürdistan’la ilişkileri normalleştirmeye çalışırken Kürtleri de daha fazla kızdırmaktan kaçınıyor. Erdoğan ve Abdülmehdi’nin ortak toplantısında Ovaköy’ün adının bile geçmemesi dikkat çekiciydi.

Türkiye’nin PKK’ye karşı sınır ötesi harekatları ve Musul yakınlarında, Başika’yı da kapsayan bölgedeki askeri üsleri de sorun olmaya devam ediyor. İki ülkenin beyanatlarında toprak bütünlüğü ve güvenlikle ilgili hassasiyetler paylaşılsa da tarafların bakış açıları birbirine hâlâ uzak. Ankara Şengal’in (Sincar) ikinci Kandil’e dönüştüğü savıyla Bağdat’ı sıkıştırırken Irak’taki hakim siyasi yapılar Türkiye’nin Başika’dan çekilmesi şartını bütün görüşmelerde masaya koyuyor. Son aylarda sivil ölümlere de yol açan operasyonlar, Türkiye’nin askeri varlığına karşı hassasiyeti yeniden canlandırdı. Kürdistan bölgesinin sınırları içindeki PKK kamplarıyla ilgili merkezi yönetiminin fiilen müdahale imkânı ve kapasitesi yok.

İran’ın artan nüfuzuna ilaveten Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerinin Irak’ı kazanma girişimleri Türkiye’yi zorluyor. Ankara’nın geride kalmamak için bir an önce gerilimli konuları aşıp hiç olmazsa 2008’deki gibi bir ivmeyi yakalaması gerekiyor.

Türkiye, 2009 sonrası Erbil ile Bağdat arasında bölünen Irak siyasetini, Kürtlerin 2017’deki bağımsızlık referandumuna karşı gelişen ortak tutum üzerinden yeniden merkeze kaydırdı. Bağdat’la buzlar yavaş yavaş erirken son aylarda petrol tedarikindeki sıkıntıların da dayatmasıyla Erbil’le de normalleşme eğilimine girildi. Ancak yakın geçmişteki pratikler, 2008’de kurulan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, 2009’da imzalanan 48 mutabakat muhtırası ve üst düzey temasların ilişkilerdeki dalgalanmaları kesmeye yetmediğini gösterdi. İlişkilerin ısınması, aradaki müzmin sorunların çözüme kavuşturulması yönündeki çabalar değil bunların ertelenmesi ya da gündemin gerisine atılması sayesinde oldu. Son 10 yılda bu kısır döngüyü aşmanın ne denli zorunlu olduğunu gösteren ciddi dersler ortaya çıktı. Yeni ivme ümit verici fakat hayal kurmaya imkân vermeyen çok sayıda engelin olduğu da bir hakikat. (Al-Monitor)


Fehim Taştekin kimdir?
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)