Ramazan imgesel tasarım değildir!

  • Leyla İpekçi
  • 24 May, 2019 - 09:46

Ramazan’da özellikle sahur öncesi saatlerde, gecenin içinde kendi sesiyle tenhaya çekilen ve yazmakla yaşayan benim gibiler için kelimeler kendi mecazlarıyla birlikte bazen açılıveriyor. Ucundan da olsa. Çok bildiğinizi sandığınız bir kelimeye bambaşka anlamlar vermeye başlıyorsunuz.

Önceki yazımda da belirtmiştim. Çalışırken televizyonun ekranına gözüm takılıyor arada. Lakin sesi kısık olduğu için sadece alttan geçen haber şeridine bakmakla bile dünyanın cinneti iç dünyanıza geçiveriyor.

19 Mayıs gecesi haber şeritlerinde sık sık ‘ulusal egemenlik’, ‘kurtuluş savaşı’, ‘milli mücadele’, ‘bağımsızlık’ gibi sözcükler akıp duruyordu. Fakat ironi şuradaydı ki, aynı haberin devamında her fırsatta ülkesinin tökezlemesinden memnun olanların yaptıkları, söyledikleri, edip kıldıkları uçuşuyordu. Bir kez daha dikkatimi çekti:

Milli mücadele ve ulusal egemenlikten en çok dem vuran yerli milli ve ulusalcı kitle değil miydi şimdi Erdoğan ve din düşmanlığı yüzünden ülkenin tökezlemesinden medet umanlar!

***

Din korkusu ve düşmanlığı bizde Milli Şef döneminden beri hep kışkırtılmaya müsaittir. AKP nefreti yerleşik hale gelmeden önce -derin operasyonlarla özellikle kışkırtılan 28 Şubat senaryoları misali- on yıllarca irtica tehdidi ve korku üzerine inşa edilmişti.

2007’deki Cumhuriyet mitingleri dönemini hatırlayın. AKP’nin içerde ve dışarda barış girişimlerine, AB perspektifine dayanan demokratikleşme ve vesayeti giderme paketlerine, çevre ülkelerle sıfır soruna dayanan politikaları parti kapatmalardan, e-muhtıralara ve Ergenekon için zemin hazırlıklarıyla engelleniyordu.

Ki dönem Gezi dönemindeki konjonktürden çok farklı olduğu için, Cumhuriyet mitinglerine katılanların tamamına yakını çağdaş, Kemalist, laik kitlelerdi. “Türkiye laiktir laik kalacak” sözleri uçuşuyordu elde kadehlerle. Bu kitleler hem yerli ve bağımsızlık sevdası içindeydiler hem de halkın değerlerine bu kadar karşı olmayı ve yaşam tarzı dayatmasını tek siyasi söylem olarak kullanmakla bir tür yabancılıktan kurtulamıyorlardı.

Lakin bu kitlenin önemli bir özelliği daha vardı. Türkiye’nin barış yapmasına karşıydılar. PKK adına müzakere yapılmasından filan geçtim, onların temsilcisi bir partinin mecliste olmasına da karşıydılar. Topraklarımızı yabancılar satın alıyor diye, bağımsızlığımız elden gidiyor diye algı kirleten haberlere itibar edip çıldırıyorlardı.

Bugünse ‘şehit’ kelimesini duyduklarında süregelen örtülü savaşı görmeyip din nefretiyle birleştiriyorlar. Hele ‘ülkenin bekası’ sözünü duyduklarında daha da güçlü biçimde Pkk seviciliğine sarılıyorlar.

Ellerinde tuttukları derin yapılar büyük ölçüde tasfiye olurken onlar da devlet düşmanlığında ittifaklar ile tutunmaya çalışıyorlar. Fakat her zaman olduğu gibi kimin eli kimin cebinde belli değil. İntikam hırsı, kibir, menfaat, tehdit, şantaj, pazarlık, kışkırtma, kirli işbirlikleri vesaire.

***

Sonraki dönemlerde yeni dönemin sesi daha gür çıkıyordu: “Artık sıra bizde” diyordu bürokraside, kültür sanatta, siyasette, medyada karşılaştığım muhafazakârlar. Her seferinde onların mağduriyetlerini bilmeme rağmen tedirgin olurdum bu yaklaşımdan.

Bir keresinde yüksek sayıda yazar çizer kanaat önderinin davet edildiği kültür sanat üzerine devlet yetkililerinin bir istişare toplantısında, bu hırs dolu ve liyakat esasından uzaklaşmaya kapı aralayan yaklaşımı sorunlu bulduğumu duyan bir muhafazakâr, artık sıra bizde tavrının nasıl tahakküm ve kabalaşmaya gitmekte olduğunun canlı örnekliğini yapmış ve beni de azarlamıştı hatta.

80 öncesi idealist muhalif solcu kitlenin sonradan liberal ve kapitalist olmak durumunda kalınca tutunduğu değerlerin nasıl çöktüğüne içerden tanıklık etmiştim gençliğimde. Aynı tavrın hızla muhafazakâr kesimde de yaşandığını gözlemliyordum. Tabii bu daha başlangıçtı.

2000’li yılların başında İslam’ın kalbine doğru yolculuğum başladığı sıralarda teravih için İstanbul’un farklı semtlerinde huşu içinde camilere giderdik. Televizyondaki menfaat içerimi az nitelikli manevi programlar gönle hitap edebiliyordu. Henüz astronomik rakamlı fiyatlarıyla gündeme gelmemişti kanallarda din ehlinin transfer pazarlıkları.

***

Geçtiğimiz günlerde Diyanet’in Çamlıca Camii'nde ilk defa alelacele düzenlemek durumunda kaldığı (İmamoğlu’nun fuarı kaldırma kararından sonra) geleneksel Ramazan kitap fuarına imza için geldiğimde yaşadığım ibretlik bir kıssayı paylaşayım sonraki yazımda. Ama şimdilik bir giriş niyetine şu kadarını söyleyeyim.

Huşu içinde tuttuğumuz oruçlardan gösteriş dolu iftar sofralarına, siyasi denge tutturma rekabetiyle yeryüzü sofralarına, derken dönüp geldiğimiz evdeki yer sofralarına kadar! Sosyal medya Ramazan’ı imgesel bir tasarım olarak köpürtüp dururken…

Camiden çıkan kalabalık cemaatten sadece birkaç hanım ilgiliydi kitapla. Yasin var mı diye sordular. Özel bir raf için asılacak Kur'an sordular. Gönlümüze asalım, canlı Kur'an olalım gibi kelimeler içimde uçuşurken stanttaki arkadaş: Bizde Türkiye’de ilk defa yapılmış bir çalışma var. Kur'an meali değil, tercümesi dedi. Lakin farkını ne arz ne de talep eden biliyordu.

Derken yine bir hanımlar grubu geldi. Aziz Mahmud’un mekanına el açmaya sık sık giderlermiş Üsküdar’a. Kimdir, ne yapmıştır biliyor musunuz diye sorduk. Anlatamadılar.

Burada onunla ilgili her şeyin bulunabildiği bir kitap var, eserleri, mirası, vs. diyene kadar gittiler. Ama işte din imgesel tasarıma malzeme olup maneviyatımızdan hızla çekilirken bir kız çocuğu din diyanet bilmeden hepimize ders verecekti. (Devam edeceğim inşallah.)

(Yenişafak)

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)