Türkiye’de din-siyaset ilişkilerinde yepyeni bir dönem

  • Ruşen Çakır
  • 15 Jul, 2019 - 12:45

Cumhuriyet tarihinde dinin siyasette çok etkili, hatta yer yer belirleyici olduğuna sık sık tanık olduk. Ancak dindarların merkeze taşınmasıyla birlikte din-siyaset ilişkilerinde çok önemli değişiklikler yaşandı. Eski kalıplar olup bitenleri anlama ve anlamlandırmada yeterli değil.

Merhaba, iyi günler.

Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca siyasette din hep önemli bir rol oynadı. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren din, kamusal alandan olabildiğine dışarı atılmıştı, dışarıda tutulmuştu ve dindarlar da sistemin merkezinde çok fazla yer bulamamışlardı. Ancak bu gerilim, dışlanan dindarların ve dinî değerlerin merkeze taşınması arayışı, Cumhuriyet dönemi boyunca siyasette hep önemli bir faktör oldu. Kimi zaman belirleyici oldu, kimi zaman etkileyici oldu; ama bu hep sürdü. Din-devlet ilişkileri ve din-siyaset ilişkileri Türkiye’nin her zaman gündeminde oldu. Özellikle çokpartili hayata geçişten itibaren sağ partiler daha muhafazakâr kesimlere yaslanırken; merkezin solunda yer alan partiler de seküler kesimlerin temsilcisiymiş gibi bir yarılma oldu. Ama bir süredir Türkiye’de artık dinin siyasette etkisinin eskisi kadar olduğu kanısında değilim. Çünkü Türkiye’de yakın zamana kadar, örneğin İslamî cemaatler yasadışıydılar ama meşruydular. Yani arada sırada kendilerine bazı operasyonlar yapılsa bile faaliyetleri bilinir, ama engellenmez, en fazla devlet tarafından takibe alınırdı. 

Özellikle seçimler öncesinde, gerek ülke çapında parti yöneticileri, gerekse yerel bazda milletvekili adayları ya da belediye başkanı adayları, o yerde etkili olan ya da ülke çapında etkili olan tarikat şeyhlerinin ya da cemaat ağabeylerinin kapılarını aşındırır ve oy isterlerdi, böyle bir pazarlık olurdu. Ama bu hep gizli yürürdü ve her seçimden önce hangi cemaat kimi destekliyor, neden destekliyor şeklinde haberler çıkardı — ki bunların bazılarını gazeteciliğimin ilk yıllarında benim de yapmışlığım vardır. Ama bu olayın artık Türkiye’de eskisi gibi yaşandığını söylemek mümkün değil. Örneğin 23 Haziran öncesinde, biliyoruz ki Adalet ve Kalkınma Partisi ve bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Binali Yıldırım için tam bir seferberlik başlattı ve bu seferberliğe birtakım cemaatler de dahil oldular. Sonunda tam bir hüsran oldu. Yani orada Binali Yıldırım’la beraber fotoğraf çektiren ve fotoğrafı kendileri servis eden İsmailağa Cemaati mesela, herhalde bundan pişman olmuştur ya da bugünlerin de geçeceğini temenni ederek bunun için dua ediyordur. Başka cemaatler de bunu yaptılar, açıkça tavır alanlar oldu; ama baktık ki bunların hiçbirisi etkili olmadı, çünkü artık din normalleşti, dindarlar sistemin merkezine geldi. 

Şu anda görüyorsunuz mesela, Ekrem İmamoğlu Eyüpsultan Camii’nde Yasin okudu –hatasız bir şekilde anladığım kadarıyla, bilenler öyle diyor– ve Ekrem İmamoğlu şunu gösterdi: Din sadece sağ diye bilinen ya da bu olayda AKP’nin tekelinde bir şey değil, pekâlâ CHP’nin bir adayı dindar olabilir, cuma kılabilir, Yasin okuyabilir; hatta belediye başkanı olduktan sonra da biliyorsunuz Kur’an okuttu makamında. Bazıları bunu yadırgıyor, her iki taraftan da yadırgayanlar var, tartışmaya açanlar var — mesela burada Levent Gültekin, Sedat Pişirici’ye laiklik bağlamında İmamoğlu’nun yaptığının doğru olmadığını söyledi. Ben açıkçası çok emin değilim, çünkü Türkiye’de bir zamanlar yapılan laiklik tartışmasıyla bugün geldiğimiz nokta arasında çok büyük fark var. İmamoğlu bunları oy kazanmak için mi yaptı? Bu yaptıkları ona oy kazandırdı mı? Bu ayrı bir tartışma konusu olabilir; ama şunu bize çok iyi gösterdi ki dua edenler ya da namaz kılanlar, bunu göstererek yapanlar sadece iktidar partisinde değil; pekâlâ muhalefette de olabilir. Çünkü yıllardır CHP’ye tekparti döneminden beri bir dinsizlik yaftası yapıştırılır, din karşıtlığı, din düşmanlığı yapıştırılmaya çalışılır ve CHP de bundan rahatsız olsa bile bunları boşa çıkarmak için çok da fazla gayret göstermezdi; ama şimdi Kılıçdaroğlu liderliğinde, özellikle son yıllarda bu konuda belirgin bir gayret var ve Ekrem İmamoğlu’nun kendisi de tam bu gayretin ortasında ortaya çıkan bir figür olarak gerçekten birçok şeyi değiştirdi. Ne oluyor? Artık Türkiye’de, yani o eski tâbirle “dini siyasete alet ederek” oy kazanma garantisi diye bir şey kalmadı. Çünkü ne din eski din, ne Türkiye eski Türkiye, ne siyaset eski siyaset. Artık Türkiye’de dindarların sisteme yönelik şikâyetleri büyük ölçüde giderilmiş durumda; başörtüsü, imam-hatip liseleri vs. gibi bütün sorunlar bir şekilde çözülmüş durumda. Bir mağduriyet konusu olarak din söz konusu değil, tam tersine artık iktidarda, merkezde yer alan dindarlar başkalarını mağdur ediyorlar. 

Bir diğer husus da tabii ki –belki de en önemlisi– Cumhuriyet tarihi boyunca İslamcı çevrelerin ürettikleri eleştirel tarih okumalarında hep bir dindarlara zulüm iddiası vardır, örnekler vardır, kitaplar yazılıyor vs.. Bir tarafta CHP yönetimi, tekparti yönetimi nasıl dindarları cezalandırdı –şu yaptı, bu yaptı–, daha sonra da bu 28 Şubat’ta da bir ölçüde tekrarlandı. Ama Cumhuriyet tarihinin dindar olma iddiasındaki bir gruba yönelik en büyük operasyonu AKP döneminde yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bu Fethullahçılara yönelik operasyon –Fethullahçılar ne derece İslamîdir ne derece cemaattir vs. bunların hepsi ayrı bir tartışma konusu ama– yakın bir zamana kadar beraber hareket ettikleri ve aynı mahalle içerisinde konuştuklarını biliyoruz. Dolayısıyla şu anda Fethullahçılara yönelik yapılan şey –haklılığı-haksızlığı ayrı bir konu–, onlara hiçbir hayat hakkı tanınmaması, binlerce kişinin içeriye atılması, işlerinden olması, çoğunun yurtdışına kaçması vs. Cumhuriyet tarihinde böyle bir olay yaşanmadı, bu hacimde bir olay yaşanmadı. Tabii ki her olay birebir birbirine benzemez, ama devlet eliyle İslamî iddialı bir yapıyı bastırmak –baskı altına almak –anlamında, şu anda Türkiye’de rekor üstüne rekor kırılıyor. Dolayısıyla bütün o geçmişe yönelik mağduriyet söylemlerinin de bir yerden sonra hiçbir anlamı kalmadı, hepsi bunların yanında bayağı hafif şeyler olarak kaldılar — öyle diyebiliriz. İktidar sözcüleri 28 Şubat sürecini hâlâ bir propaganda vesilesi olarak kullanıyor; ancak 28 Şubat’ı yaşayanlar bilir ki, bu kadar çok sayıda insanın özgürlüğünün, işlerinin ve maddî imkânlarının ellerinden alındığı görülmedi ve 28 Şubat’ın öne çıkan birtakım uygulamaları Batı Çalışma Grubu, andıç, güvenlik soruşturmaları gibi yalan haberler gibi şeylerin kat kat fazlası da şu dönemde pekâlâ yapılıyor. 

Şu anda Türkiye’de İslamcı olarak tanımlanabilecek –cemaat dışında– kişiler, gruplar vs. bunların büyük bir kısmının da Türkiye’de İslam adına siyaset yapma iddiasını taşıyan iktidar partisiyle çok ciddi mesafede olduklarını görüyoruz. Dün sabah burada Semra Kuytul konuktu. Eşi Alparslan Kuytul, 17 aydır cezaevinde. Alparslan Kuytul, tam eski tip bildiğimiz bir İslamcı figür ve sırf AKP’ye açıkça destek vermedi, daha da ileri gidip AKP iktidarını eleştirdiği için, başta Alparslan Kuytul olmak üzere cemaatinin ya da grubunun çok sayıda insanı içeride ve bu insanlar kendilerini İslamî olarak tanımlayan kesimler tarafından bir tür vebalı muamelesine tâbi tutuluyorlar. Çünkü onlarla yan yana durmak demek iktidarı karşına almak demek. Dolayısıyla Semra Kuytul, eşinin durumunu, cezaevinde yaşadığı sorunları, baskıları anlatacak mecra olarak Medyascope’u bulabiliyor, bir-iki yer belki bulabiliyor, onun dışında yer bulamıyor. Bazı İslamcı bilinen şahsiyetlerin de aynı şekilde önlerinin iyice tıkandığını görüyoruz. İşler iyice karışmış durumda. Yine İslamcı iddialı birçok genç, kendini aynı zamanda solcu olarak tanımlıyor. Eskiden olduğu gibi sol ve İslamcılık ya da İslam asla yan yana gelemez, birbirinin zıttıdır gibi argümanlar da büyük ölçüde artık geride kaldı. 

Yani yepyeni bir dönemde yaşıyoruz; eskinin klişeleriyle, eskinin şablonlarıyla, alışkanlıklarıyla din-siyaset ilişkilerini okumanın artık imkânı yok. Hiç ummadığınız insanlar hiç ummadığınız pozisyon alabiliyorlar; dinî anlamda öne çıkmış bazı insanların siyasetteki tavırları –ki 23 Haziran seçim sonuçları bunu gösteriyor– birbirinden farklı cemaatlerin ve bazı İslamî bilinen kişilerin Ekrem İmamoğlu’nu desteklediği iddia ediliyor mesela. Öte yandan siyaseten öne çıkmış, belli bir şablonda okunmaya çalışılan bazı insanların dine bakışlarında da bambaşka şeyler görülüyor. Mesela CHP’den başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere –ki kendisiyle seçimden iki gün önce yaptığımız röportajda özellikle başörtüsü meselesi konusunda özeleştiri olarak çok ciddi sözler söyledi ve bunu özeleştiri olarak da tanımladı– başka isimler de var. Bir de siyaseten daha İslamî bilinen isimlerin de aslında İslam konusunda, dindarlar konusunda çok şaşırtıcı, rahatsız edici çıkışlar yaptıklarını da görüyoruz. Böylece artık her şeyin birbirine karıştığı ve eski kalıplarla yürümeyen bir din-siyaset ilişkisi var. Bu bağlamda baktığımız zaman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ali Babacan ve arkadaşlarına yönelik “Ümmeti parçalıyorlar” sözü tamamen boşta kalıyor. İnsanlar bunu anlamlı bir cümle olarak değil de; bir çaresizliğin dışavurumu olarak görüyorlar. 

Bir başka olay, Ali Babacan’la beraber hareket ettiğini düşündüğümüz insanlarla sohbet ettiğimizde, Davutoğlu hakkında görüşlerini sorduğumuzda, Davutoğlu’nu fazla İslamcı bulduklarını anlıyoruz ve onunla araya belli bir mesafe koymak istediklerini anlıyoruz; kendilerinin önümüzdeki dönemde, yeni kurulacak partinin çok fazla İslamî bir imaja sahip olmamasına özen göstereceklerini anlıyoruz. Bu aslında anlaşılır bir şey; çünkü bu insanların –Babacan, Abdullah Gül olsun, diğerleri olsun– zaten dindar oldukları bilinen bir şey, bunu ayrıca göstermeleri gerekmiyor; ama yeni bir şey yapmak istiyorlar, başka yerlere açılmak istiyorlar. Bu anlamda dillerine, sembollerine dikkat etmeleri söz konusu. Aslında bu daha önce AKP’nin kuruluşunda da yaşanmıştı; anektodu tekrarlamak istiyorum; şu anda kendisi dışişlerinde görev yapan, AKP’nin kuruluşunda yer alan birisi anlatmıştı bana: “Anadolu’da dolaşırken insanlar bunlara ‘Bize dinimizi anlatmayın, biz dinimizi zaten biliyoruz. Siz bize işsizlikle, enflasyonla, pahalılıkla nasıl baş edeceğinizi anlatın’ diyorlar. Dolayısıyla biz artık buna göre yeni bir siyasî perspektif geliştireceğiz” demişti. İlk başlarda bu olur gibi oldu, ama daha sonra baktık ki, AKP krize girdiği andan itibaren, özellikle Erdoğan’ın tekrar İslam’a, dinî motiflere, sembollere, Filistin’e vs. sık sık başvurduğunu gördük ve tabanı bir anlamda belli bir İslamcı retorikle kontrol etmeye çalıştığını gördük. Belli bir süre belki etkili oldu, ama artık bunun hiçbir etkisi kalmadı bence. 

Artık din, kullananın elinde patlayan bir silah haline gelmeye başladı. Bunu dediğimde, hemen 23 Haziran’dan önce Yenikapı’da yapılan Enderun Teravihi geliyor aklıma. Diyanet İşleri Başkanlığı belli ki seçimlere katkı olsun diye apar topar böyle bir organizasyon yaptı; dualar edildi ve seçimden çok büyük bir hezimetle çıktı o organizasyonu hazırlatanlar. Dolayısıyla burada şunu görüyoruz: Dini silah olarak kullandığınız, dini seçimlere bir katkı sunacak malzeme olarak kullanmaya çalıştığınız zaman, çok ciddi bir şekilde hayal kırıklığı yaşıyorsunuz ve aynı zamanda da o dine de –ki bizim ülkemizde bu İslâmiyet– ona çok ciddi bir şekilde zarar veriyorsunuz. Şöyle bir şey düşünün: Kerli ferli şeyhler, almışlar başkan adayını, ona dualar ediyorlar vs. ve ondan sonra başkan adayı 13 bin farktan 800 bin farka seçimi kaybediyor. Şimdi bu şeyhlerin duasının ne derece geçerli olduğunu insanlar sorgulasa haksızlar mı? Şeyhler tasavvufu, tarikatleri bu kadar ayağa düşürdükleri zaman, siyasete bu kadar malzeme ettikleri zaman, aslında kendi zeminlerinin de altını oymakta olduklarını görmüyor olabilirler mi? Açıkçası görmüyor olamazlar; belli ki kendilerini mecbur hissediyorlar, ama işte cemaatlerin bu kadar siyasetle iç içe olduğu bir halde siyasetçi kaybettiği zaman, o cemaat de kaybediyor; siyasetçi kaybettiği zaman, o dindar da o şeyh de o cemaat ağabeyi de kaybediyor; böyle ortak bir kadere birlikte imza atıyorlar. Bundan sonra değiştirirler mi tercihlerini? Bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki artık önümüzdeki dönemde aslında çoktan başlamış bu süreci önümüzde daha net olarak bunu göreceğiz — ki dinî referanslarla siyaset yapmak isteyenlere başta dindarlar olmak üzere toplumun büyük bir kesimi çok fazla itibar etmeyecek ve bunlara çok fazla kulak kabartmayacak. Bu da aslında iyi bir şey; Türkiye’nin hem dinin hem siyasetin normalleşmesi anlamında iyi bir noktaya bir yığın kötü şey yaşayarak gelmiş olduğu kanısındayım. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. (medyascope.tv)


25 Ocak 1962 Artvin-Hopa doğumlu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1981-1982 de askeri cezaevlerinde tutuklu olarak geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi’ni yarıda bıraktı. 1985 yılında Nokta Dergisi'nde gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, NTV, Vatan ve Habertürk’te çalıştı. TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. Açık Toplum Vakfı Danışma Kurulu’nda görev yaptı. 20 Ağustos 2015’te yayına başlayan medyascope.tv’nin kurucu yayın yönetmeni ve yazarı. Fransızca ve İngilizce bilen Çakır, yurtiçi ve dışında çok sayıda konferansa katıldı. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünde "Çağdaş İslami Siyasi Düşünce ve Türkiye", Buffalo New York Devlet Üniversitesi'nde "İslam, Demokrasi ve Sivil Toplum" dersleri verdi. Yazar evli ve bir çocuk babası.

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)