BİM olayı

  • Ruşen Çakır
  • 14 Mar, 2019 - 08:29

Hafta sonu A Haber’de BİM Marketler Zinciri aleyhine sert bir haber yayınlandı. BİM de yazılı bir açıklamayla haberi asılsız olarak niteledi ve hukuki süreci başlattıklarını duyurdu. BİM’in ağırlık hisselerine sahip olan Topbaş ailesi hem Nakşibendiliğin Erenköy Cemaati’nin önde gelen isimlerine sahip, hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığıyla tanınıyor. Peki neler oluyor?

Merhaba, iyi günler ve haftalar.

Hafta sonunda A Haber’de BİM marketler zinciri hakkında çok çarpıcı bir haber yayınlandı. BİM’i hedef gösteren bir yayındı bu. Şöyle diyor: “İstanbul-Ankara dışında –tanzim satış mağazalarının olduğu bu yerler dışında– BİM yüksek fiyattan satış yapıyor. Öte yandan tanzim satışlarla beraber birçok market zinciri indirim yaparken BİM’in kâr etmeyi ön plana alıp indirim yapmaması dikkatleri üzerine çekti” diye bir haber ve ardından 2018’de yüzde 45 artışla 1,25 milyar net kâr elde ettiği; 2019’da da satışlarında yüzde 25 artış olduğu söyleniyor haberde ve “Başkan Erdoğan talimat verdi; hesabı sorulacak” diye bir ara başlık da var — hem televizyon haberi hem de daha sonra internet sitesine konulan haber.

Bu çok çarpıcı bir haber; bunun çarpıcı olmasının nedeni BİM’in sahiplerinin başta Mustafa Latif Topbaş ve Ahmet Afif Topbaş olmak üzere Topbaş ailesi olması ve Topbaş ailesinin Türkiye’nin en köklü Nakşibendi cemaatlerinden Erenköy Cemaati’nin önde gelen isimleri olması ve bu isimlerin aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok yakın isimler olması. 17-25 Aralık döneminde özellikle Mustafa Latif Topbaş’la Erdoğan arasındaki ilişkinin ne kadar yakın olduğuna değişik vesilelerle tanık olmuştuk, zaten bu bilinen bir olay. Dolayısıyla çok sürpriz bir çıkıştı. Sürpriz bir çıkış, çünkü A Haber ya da benzer kurumlar, onun bağlı bulunduğu grup ya da başka hükümete yakın medya kuruluşlarında kimse böyle konularda kendi kafasına göre bir haber yapamaz, yazamaz. Belli ki talimatla yapılmış bir haber bu. Özel olarak bütün bu yaşanan ekonomik kriz ortamında BİM’in bilhassa hedef gösterilmesi başlı başına bir soru işareti. Cumhurbaşkanı’na bu kadar yakın kişiler ve cemaat olarak baktığımız zaman da Erenköy Cemaati öteden beri en kritik anlarda Erdoğan’a en açık, kayıtsız şartsız desteği veren cemaatlerden birisi. O zaman tabii ki “Ne oluyor?” sorusu da beraberinde geliyor.

Öncelikle BİM hemen bu yayının ardından bir açıklama yaptı ve bu yayın için “Asılsız iddialar, yanlış bilgiler ve iftira niteliği taşıyan yayınlar; bu yayınların kötü amaçlarla hazırlandığı aşikârdır, yargı süreci başlatılacaktır” diyor. Hiç de alttan almadı BİM; bunun kendine yönelik art niyetli bir saldırı, kötü niyetli bir saldırı olduğunu ve hukukî yollara başvuracağını söyledi. Bugün itibariyle bir gelişme yaşamadık, ancak borsada –ki halka açık bir şirket ve yüzde 70 hissesi borsada işlem gören bir şirket– yüzde 4’e yakın bir düşüş yaşandı. Eğer bugün de saldırı devam ediyor olsaydı, herhalde bu düşüş çok daha yüksek olur. Tabii burada çok sayıda özellik var, örneğin: 28 Şubat döneminde Topbaş ailesinin denetiminde değildi galiba, ama Cüneyt Zapsu’nun bayağı bir hissesi vardı diye hatırlıyorum; her halükârda BİM, muhafazakâr çevrelerin zinciri olarak kabul edilirdi ve 28 Şubat sürecinde kendilerini “laiklik yanlısı” olarak tanımlayan kişilerin hazırladığı boykot listelerinin ön sıralarında yer alan bir şirketti BİM — nereden nereye. 1997-2019 arası geçen süre içerisinde, 20 yılı aşkın süre sonrasında BİM, muhafazakâr ailelere ait olma özelliğini kaybetmedi, ama bakıyoruz ki tekrar hedefe alınabiliyor.

Ne olmuş olabilir? Bunu araştırıp soruşturdum, olayı bilebilecek kişilerle konuştum. Kimsenin kafasında net bir cevap yok; ama ilk akla gelen, herkesin birleştiği bir husus var, o da olayın bir medya-reklamveren ilişkisi boyutu olduğu. Bu öteden beri olan bir şeydir, öteden beri büyük medya kuruluşları, büyük şirketlerin özellikleri reklamla yürüyen –ki alışveriş market zincirleri böyledir, reklama çok bağımlıdırlar, sürekli yeni fiyatlarını duyurular vs. – kuruluşlardan reklam almak, çok reklam almak isterler ve alamadıkları halde de bunlara yönelik olarak böyle birtakım güçlerini, medyadan gelen güçlerini kullandıkları olur. Burada böyle bir olayın olduğu söyleniyor; yani BİM’in söz konusu olan gruba yeterince reklam vermediği vs.. Ama bence bu tek başına bunu açıklamaya yetmez; bu şirketler grubunun, sahipleri nedeniyle, sahiplerinin iktidarla kurduğunu bildiğimiz yakın ilişki nedeniyle ve de sahiplerinin dahil oldukları camia nedeniyle bir anlamda bu tür saldırılardan muaf oldukları varsayılır. Buna rağmen saldırılmış olması, hedef gösterilmiş olması başlı başına bir soru işareti.

O zaman geliyoruz işin siyasî boyutuna: İlk akla gelen –benim aklıma da bu geldi–, ortada kurulması söz konusu olan AKP orijinli yeni partiler var. Acaba BİM’in sahipleri bu partileri kurması söz konusu olan kişilerle iyi ilişki içerisindeler mi? Bunu sorduğum bazı kaynaklarım bunun olabileceğini söylediler; bunların siyasî iktidar tarafından yeni partilere finans desteği vermesi endişesiyle böyle bir yayının yapılmış olabileceğini söylediler. Ama çok güvendiğim bazı kaynaklarım bunun kesinlikle söz konusu olamayacağını; Erenköy Cemaati’nin, Topbaş ailesinin AK Parti’ye ve Erdoğan’a bağlılıklarının tartışma konusu olamayacağını söyledi. Ortada çok büyük bir soru işareti var; o zaman ne oluyor? Benim aklıma şöyle bir şey geliyor, yani aklıma geliyor dediğim şey uydurma anlamında değil, analitik olarak baktığımız zaman: Siyasî iktidarın ve Erdoğan yönetiminin çok ciddi bir çözülmesi söz konusu, ideolojik ve politik krizi söz konusu. Ve bu kriz nedeniyle de her şeyden rahatsız olma, tedirgin olma, kaygılanma söz konusu. Bu anlamda da en yakın görünen kişilerin bile, cemaatlerin bile belli anlamlarda çok da kendilerini rahat hissetmemeleri gerektiği burada bize çıkıyor. Neden bu olmayabilir, ama sonuç bu.

Şöyle düşünün: Siz Türkiye’de siyasî iktidara bir şekilde mesafeli bir iş insanısınız ve bir bakıyorsunuz Cumhurbaşkanı’na en yakın bildiğiniz insanın şirketi kritik bir anda hedef tahtasına konuluyor, kendiniz için neler düşünürsünüz? Ya da bir İslamî cemaat mensubu ya da yöneticisisiniz, hükümetle hep iyi ilişki kurmaya çalışıyorsunuz ve bu kurduğunuz iyi ilişki sayesinde kendinizi güvenlikli hissediyorsunuz. Ama birden bir bakıyorsunuz ki sizden daha iyi ilişki içerisinde olduğunu bildiğiniz bir yapının üzerine birden projektörler tutuluyor. Yani kalkıp ne kadar kâr ettiği, ne kadar satış yaptığı, bunu yaparken nasıl fırsatçılık yaptığı gibi haberlerle –bunların ne derece doğru-yanlış olduğu meselesi artık tartışma konusu bile değil bence– ve insanlara, cemaatlere, gruplara böyle bir korku salınıyor.

Şimdi Erenköy Cemaati’nden geçen hafta değil önceki hafta, Ahmet Taşgetiren’le ilgili burada bahsetmiştim. Olay neydi, ne oldu? Ahmet Taşgetiren yanılmıyorsam 27 yıldır yöneticiliğini yaptığı ve yazarlığını yaptığı Altınoluk dergisinden ayrılmak zorunda bırakıldı. Altınoluk dergisi de Erenköy Cemaati’nin yayın organı, resmî yayın organı desek yeridir. Ahmet Taşgetiren buradan istememesine rağmen mecburen ayrılmak zorunda kaldı, ayrılmak zorunda kalmasının görünüşteki nedeni TV5’te yaptığı bir yorum. Ama zaten kendisi siyasî iktidarın istemediği İslamcılar statüsüne çoktan terfi etmişti ve belli ki kendi cemaatine, yıllarını verdiği cemaatine yapılan baskılar sonucunda yine Topbaş ailesinden olan cemaat yöneticileri, kendisinden artık ayrılmasını bir şekilde rica etmişler. Orada görmüştük, şimdi tekrar Erenköy Cemaati daha ciddi bir olayda, daha somut bir olayda, BİM marketler zinciri olayında karşımıza çıkıyor.

Neden böyle oluyor? Yıllardır İslamî hareketleri, İslamî cemaatleri araştıran birisi olarak Erenköy Cemaati öteden beri benim açımdan ve aslında var olduğu yapılar içerisinde çok istisnaî bir yere sahiptir. Bir anlamda elitist denilebilecek bir yapıdır. Daha çok iyi eğitimli kişilerin geldiği, çok kitlesel derdi olmayan, daha seçme insanların bulunduğu bir Nakşibendi çevresidir Erenköy Cemaati ve İsmail Ağa Cemaati gibi daha alt sınıflardan insanların çok öne çıktığı, kılık kıyafetin öne çıktığı popüler bir cemaat olmak yerine; kendini göstermek isteyen popüler bir cemaat olmak yerine, daha kendi kabuğu içerisinde, daha etkili iş çevrelerinde ve eğitim çevrelerinde, akademi çevrelerinde etkili olmaya çalışan ve belli ölçülerde etkili de olan bir cemaattir. ANAP’ın ilk kurulduğu zaman İstanbul İl Başkanı olan ve orada uzun bir süre kalan Eymen Topbaş da buradandı, birçok başka isim de… ve bunların en önemli özelliği, bu cemaatin en önemli özelliği kendi reklamlarını çok fazla yapmamaları. Dergileri Altınoluk da böyle çok satsın diye yapılan değil; daha çok cemaat arasında bir haberleşme ve tartışma platformu olsun diye çıkan bir dergiydi. Yani daha rafine bir cemaattir, daha ayakları sağlam yere basan temkinli bir cemaattir. Ve bu yönüyle de kendini koruma mekanizmaları çok gelişmiş bir yapıdır. Ama bu yapı son dönemde AKP’yle ve özellikle de Erdoğan’la çok bir bağımlılık ilişkisi içerisinde girdiği için, belli anlamlarda aşınmaya başlamıştı, BİM olayı da bunu bize gösterdi. Ne kadar tâbi olursanız olun, ne kadar itaat ederseniz edin, ne kadar iyi ilişkiler içerisinde olursanız olun, hiçbir eleştiriyi dile getirmeseniz de, eleştiri getirenleri bünyenizde barındırmasanız da, birdenbire bir haber karşınıza çıkıp sizi kara kara düşündürtebiliyor. Türkiye’de böyle bir noktadayız.

Geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’de neyin ne zaman olacağının belli olmadığını söylemişti; bu olay bize tam da bunu gösterdi. BİM olayı bize iktidarın en yakınında bildiğimiz kişilerin de çok güven içerisinde olmayabileceklerini gösterdi. Bunu bir şekilde telafi edeceklerdir, etmeye çalışacaklardır; ama bir yerden sonra bu kutu açıldı, Pandora’nın kutusu açıldı. “BİM’in başına bu geliyorsa diğerlerinin başına ne gelebilir?” duygusu çok ciddi bir şekilde yaygınlaşacak ve bu arada tabii birtakım yayın organlarının esas işlerinin gazetecilik falan olmadığı bir kez daha bizzat onları destek veren, onları takip eden insanlar tarafından bu sefer ciddi bir şekilde anlaşılacak.

Dolayısıyla bu olay bize, kutuplaşmış Türkiye’de, sıkıntıların kendinizi sadece bir karşı mahalleye attığınız zaman, hele iktidarın mahallesine attığınız zaman “Her şey yolunda gidecek” gibi bir düşüncenin çok da sahici olmayabileceğini göstermesi açısından önemli bir olay olarak kayıtlara geçti.

Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. (medyascope.tv)


25 Ocak 1962 Artvin-Hopa doğumlu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1981-1982 de askeri cezaevlerinde tutuklu olarak geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi’ni yarıda bıraktı. 1985 yılında Nokta Dergisi'nde gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk, NTV, Vatan ve Habertürk’te çalıştı. TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. Açık Toplum Vakfı Danışma Kurulu’nda görev yaptı. 20 Ağustos 2015’te yayına başlayan medyascope.tv’nin kurucu yayın yönetmeni ve yazarı. Fransızca ve İngilizce bilen Çakır, yurtiçi ve dışında çok sayıda konferansa katıldı. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümünde "Çağdaş İslami Siyasi Düşünce ve Türkiye", Buffalo New York Devlet Üniversitesi'nde "İslam, Demokrasi ve Sivil Toplum" dersleri verdi. Yazar evli ve bir çocuk babası.

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)