Kaygının çeşitli halleri

  • Erol Göka
  • 14 Mar, 2019 - 07:54

İnsan, zamanın çocuğu... İçine doğduğumuz zaman diliminde kelimeler hangi manada kullanılıyorsa, öncesine, kökenine bakmaksızın biz de o anlam ağı içinde nefes alıp veriyoruz. Ama bu durum, kelimelerin bir ortaya çıkış anları ve kök anlamları olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

İngilizce’de bir şeyden dolayı endişelenmek, tasalanmak anlamında kullanılan “worrying” fiili, Eski İngilizce’de boğarak öldürmek anlamına gelen “wyrgan” fiilinden türemiş, esasen köpeklerin yakaladıkları avlarına yaptıkları muameleyi anlatan bir avlanma terimi. “Worrying” 19. Yüzyıl’a kadar, insanın bir başka insana ya da nesneye yaptığı bir şey iken bu tarihten itibaren insanın kendi kendisine yaptığı bir fiil haline gelmiş. Dilimize de aynı biçimde girmiş olan anksiyete (anxiety) kelimesi ise etimolojik olarak “dar geçit içinde sıkışmaktan doğan acı” manası taşıyor ve gündelik dilde “belirsiz bir olay hakkında zihnen rahatsız veya huzursuz olmak” anlamına geliyor. Oldukça farklı bir anlam serüveni olmasına rağmen modern psikolojik bilimler için uzun zamandır, kaynağı belli olsun ya da olmasın endişeli durumlara “anxiety” deniyor. Yani modern psikolojik bilimler, “anxious”u ve “worrying”i birleştirerek, onları tarih içinde yeni bir anlam kaymasına da uğratmış oluyor. Biz de onlardan kopya ederek anlam kaymasını buraya taşıyoruz. Artık kaygı, endişe dendiğinde batı dillerinin çoğunda kullanılan ve tüm dünya dillerine doğru yaygınlaşan “anksiyete” kavramına çok yakın manalarda kullanıyoruz. Bunu not ederek söyleyeceklerimizi sürdürelim.

Aslında kaygılı düşünce, tasalanma diyebileceğimiz “worrying” ile kaygılı yaşantı manasına gelen “anxiety” benzer ama aynı şey değiller. Bu ikisini titiz araştırmacılar şöyle ayırıyor: Tasalanmayı daha ziyade kafamızda bizi yiyip bitiren vehimlerle, anksiyeteyi ise bedenimizde nefes darlığı ve çarpıntı gibi belirtilerle yaşıyoruz. Tasalanma, belli bir konuya, mesela uçağa yetişip yetişemeyeceğimize yoğunlaşırken anksiyete, karışık imajlarla her şeye nüfuz ediyor, tam olarak neden endişelendiğimizin adını koyamıyoruz, anlatamıyoruz. Tasalanma, nispeten daha gerçek nedenlerle alakalı oluyor, bizi sorunu çözmeye doğru hareketlendiriyor ama anksiyetede zihnimiz dağılıyor, elimizi kolumuz bağlanıyor, bir fasit daire içinde dönenip duruyoruz. Doğal olarak tasalanmaya göre anksiyete yaşantısı, daha çok sıkıntı veriyor, daha uzun sürüyor ve denetim altına alınması çok daha zor oluyor. Tasa kaynağı olan sorun çözüldükçe rahatlıyoruz ama anksiyetede adeta debelendikçe batıyoruz, bizi evhamlandıran bir dertten diğerine atlayıp duruyor zihnimiz. Böyle olunca yani sürekli huzursuzluk yaşayıp bir noktaya yoğunlaşamayınca, anksiyetenin mesleki ve kişisel yaşantımızı daha olumsuz etkileyeceğini ve normale daha uzak olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Bu bilgiler muvacehesinde sanki şunları düşünmek uygun gibi. Nasıl fiziksel sağlık halinde bedenimizi hissetmezsek ruhsal sağlık halinde de varoluşumuzu hissetmeyiz. Bedenimiz de psikolojimiz de bize bir ağırlık yapmaz, kuşlar tabiatları icabı nasıl uçuyorsa biz de varoluşumuzun gereği olan yaşantıları yaşar gideriz. Ama dünyayla bağlantımızı sağlayan uğraşlarda sorun olmaya, dünyayla aramız açılmaya başladığında çoğu zaman önce can sıkıntısı ardından tasa ve kaygı çıkar gelir. Bunları karşılayacak gücümüz varsa, yolumuza devam eder, yeni uğraşlara, gailelere, aldırışlara bırakırız kendimizi. “Sevgili dünya” ile yeniden kaynaşıp angaje oluruz. Eğer bu gücümüz yoksa sıkıntımızı, endişemizi gidermek için ne yapsak fayda etmez. Giderek kaygı hali yerleşmeye, normal yaşantıyla izah edemeyeceğimiz sağlıksız bir hal almaya başlar. “Yaygın Anksiyete Bozukluğu” dediğimiz, “sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu”na yakalanırız. Her durumda en kötü ihtimalleri düşünmemize neden olan aşırı endişe yüzünden günlük yaşam faaliyetlerimizi sürdüremez hale geliriz. Modern psikiyatrinin iyi bilinen, daha çok kadınlarda olmak üzere oldukça sık görülen ve tedavi gerektiren bir rahatsızlığına duçar olmuşuzdur.

Kaygı, sıradan korkudan farklı olarak konjonktürel değil ontolojik… Fanilik bilincimizin olması, dünyamızın her an elimizden alınıvereceği hissine neden oluyor. Yani varoluşumuz sürekli tasa, kaygı üreten bir yapıda. Olağan tasa ve kaygı, tamamen normal olduğu gibi bizi yeni yaşantılara, heveslere, ilgilere doğru çevirdiğinden yararlı da… Bizim böyle bir varoluşa sahip olmamız, biyolojik donanımızdaki sorunlarla, yetiştirilme tarzımızdan gelen dinamik problemlerle, baş etme becerilerimizdeki eksiklik ve hatalarla ve yaşadığımız dünyanın dertleriyle birleştiğinde, kimimizde kaygılı olmak, kişiliğimizin, huy ve mizacımızın bir parçası haline gelirken kimimizde “kaygı bozuklukları” için uygun vasat ortaya çıkmış oluyor. Değişik sebepler yüzünden birçoğumuzun kaygısı, hastalıklı bir boyutta yaşanıyor. (Yenişafak)

Yazara ait diğer yazılar (Tümü)